31 Aralık 2007 Pazartesi

Yeni Yılım Yazarak Geçsin Diye...


Oğlum, eşim ve ben evdeyiz. Diğer akşamlar gibi. Tek farkı saat 23 de dışarı çıkıp, kordona yürümek ve saat 24 olduğunda orada olmak olsun.


Geçen sene bu günlerde Marmaris'e yerleşen annem ve babamlaydık. Adaya yerleşeli tatil takvimimiz değişti. Buralarda hayat o kadar sakin ki tatile ihtiyaç duymuyor insan. Belki değişiklik için. Geçen sene bayram yeni yıl birleşmiş, "TATİL" zilleri zihnimizde çalmış, oğlanı okuldan kapmış ve yola çıkmıştık. Yıllarca yaz mevsiminde gördüğüm yerleri ilk defa kış mevsiminde görmüştüm.


İşte bu limon ağacı da Dalaman'da gördüğüm harika bir ağaç. Bunun gibi binlerce narenciye ağacı ile karşılaştım. Sokaklar bile mandalinalar ile süslüydü - özellikle Selçuk'ta. (Ne güzel yerdir - Selçuk ve Efes, benim için ayrı bir hatırası vardır)


Yeni yılda böyle bereketli bir yıl olsun hepimiz için. Hayallerimiz ve hatıralarımız eksik olmasın...

27 Aralık 2007 Perşembe

Mudanya Buluşması


İstanbul'da yaşayan çok sevgili (hatta en) arkadaşım, eşi ve oğluyla orta noktalarda buluşmaya çalışıyoruz. İlk buluşma Edirne'de gerçekleşmişti, sonra Yaman'ın doğumu nedeniyle bir süre ara vermiştik. Geçen bahar yine yeniden Uludağ Kirazlıyayla'da bir buluşmuştuk. Ada buluşmalarını saymıyorum elbette. Bayram için de buluşmaya karar verdiğimizde hepimizin aklına yol ve hava durumu takılmıştı. Yakın olsun, kolay olsun, sakin olsun derken aklıma Mudanya geldi. Son ana kadar sayımız bir türlü belli olmadığı halde yola çıktık. Şaka değil çarşamba akşamı ve hatta perşembe sabahı her an herşey olabilirdi. Neyse ki bebeklerin ateşi düştü, kocalar ikna edildi, annemle babam yolun sadece 2.5 saat olduğu konusunda kandırıldı (itiraf ediyorum!), kar yağmadı, sis olmadı ve hepimiz buluşma noktasına vardık.

Mudanya 20 bin nüfuslu bir sahil kasabası. Arkadaşlarım İstanbul Yenikapı'dan bindikleri feribotla 1.5 saatte gelmişler. Biz "4 saatte" vardık. Heyecanla otelimize yerleştik. (Zihni Sinir Problem: 4 saat + 1.5 saat = 5.5 saat / 2 = 2.75 saat, demek ki annelere 2.5 saat demek çok da yanlış değil???)

Montania Otel, Mudanya'da konaklamak isteyenlere tavsiye edilebilecek bir otel. Eskiden tren garı ve gümrük binası olarak kullanılan deniz kıysındaki bina otele dönüştürülmüş. Eski binada merdivenli çatı odaları ve restoran kısmı var. Ama biz yeni yapılan binadaki odalarda kaldık. Çocuk ve yaşlılarla merdivenli odalarda kalmak zor olur diye düşündük. Çocuklarla yedik, içtik, uyuduk. Tabu oynadık ve gaflarına güldük. http://www.montaniahotel.com/

Eski adı ile Trilye yeni adı ile Zeytinbağ'ını ziyaret ettik. Mudanya'ya 10 km uzaklıktaki bu sahil kasabasına giderken bölgenin zeytin ağaçlarının çamlarla kucak kucağa denize kadar uzanışını seyrettik. Çok verimli ve çok yeşil bir bölge.
Tatil boyunca otelin özenli ve lezzetli yemeklerinden, sabah kahvaltısındaki zeytinyağı ve otelde yapılan ekmeklerden ve çoook yüksek tavanlı yemek salonundan, her akşam piyanoyla yapılan hafif müzikten çok mutlu olduk.
Amma, dönüş günü Bursa'ya da uğramadan edemedik. Önce karavan keşfi, mini bir havlu operasyonu ve derken İskender. Kahvaltı edeli daha 2 saat geçmiş bile olsa hepimiz büyük bir iştahla İskender Kebapları ve şıraları mideye indirdik.

Yeni bir buluşma için Bursa'da vedalaştığım arkadaşlarımla çok keyifli bir tatil geçirebildiğim için çok mutluyum:))

(Fotoğraf Tirilye'de kullanılmakta olan bir ev, inanması güç!)

19 Aralık 2007 Çarşamba

Bayram Gelmiş...



Son yazıma bakınca epey ara verdiğimi fark ettim. Malum, sür(ün)en bir tezim var. Almanya'dan yeğen geldi gitti. Annem ve babam bize ziyarete geldi. Bayramı birlikte geçireceğiz. Nihayet bugune geldik. Daha da uzamadan oturdum blogun başına.(Bahane çok nasılsa!)


Yeğen gelirken shitake mantarı ile yapılan bir "şey" getirmiş. Kendi yaptığımız ekmekle kahvaltılarda yedik. Tadını benim dışında kimsenin beğendiğini söyleyemeyeceğim. Ben hepsini sildim süpürdüm. Zaten kutusu çok Avrupalı, beni kesmesi için şöyle 500 grlik falan olması lazım:) Sonra baktım ki pek de ucuz bir "şey" değilmiş. Bu sefer de Alamanya Japonya hattında geziye çıktım. Oh ne ala!

Burada pazara kırmızı alacalı, kimi yerleri oksit yeşiline dönüşmüş melki mantarı geliyor. Aslında satışı yasak, kendi toplayamayan tezgah altı satışlarıyla idare ediyor. Yarım kilosu 5 YTL civarında da piyasası var. Ama ben daha ağzıma yabani mantar sürmüş değilim. Bu konuda biraz fobiğim. Hayatta tatmadığım birşey olsa ölmem ya! Paşa paşa kültür mantarı yemeğe devam ediyorum.


Önümüz bayram tatili, keyifli, sağlıklı ve bereketli günler geçirmek dileğiyle...

9 Aralık 2007 Pazar

Pazar Pazar Eğin'e Gittik Geldik


Bu sabah karanlık ve yağışlı bir güne uyandık. Sokaklar öyle sessizdi ki belli ki herkes evindeydi. Ama biz ani bir kararla Eğin'e gitmeye karar verdik. Pazar sabahı nasıl gidilir? Ne zaman dönülür? Çanakkale Erzincan kaç kilometre? Hiç düşünmedik. Yataklarımızdan çıktık, çayımızı koyduk, soğanımızı çıkardık!! Evet, evet Eğin'e gitmek için kahvaltıda soğan yemeyi göze aldık.

Şaka bir yana, eşimin anne tarafı Eğinli. Ankara'dan Eğin peynirimiz gelmiş ya biz de dururmuyuz. Eşimin kahvaltı hatıralarını süsleyen, anneannesinin yaptığı kahvaltı piyazını yaptık. Böylece "sanal" alemde keyifli bir yolculuğa çıktık. O kadar yol gittik, Eğin'i göremedik ama kokladık, tattık, dokunduk.

Önce soğanımızı yumuşak ve sulu olanlardan seçtik sonra küp küp doğradık. Daha da sulanması için iyice mıncıkladık. Sonra içine peynirimizi ufaladık ve yine mıncıklayarak soğanın ve sularının peynirle iyice karışmasını sağladık. Sonra bolca reyhan ufaladık. Birazcık sıcak su ilavesi ile karışımın iyice yumuşamasını ve bir olmasını sağladık. Sonrası malum! Kızarmış ekmeklerimizle kah banarak kah çatalla afiyetle yedik.


(Bir büyük baş soğan, 300 gr Eğin peyniri (sert koyun peyniri de olabilir), 2 yemek kaşığı reyhan ve yarım çay bardağı sıcak su)

6 Aralık 2007 Perşembe

Ankara'dan Ağbim Geldi...


Her ne kadar evde şarap grubuna üye olmasam da ada'da bulunmak nedeniyle bulaşıyoruz. Ama bu gruptan öyle biri var ki tanışıklığımız Tijen sayesinde olmuştur. Kendisi Ankaralı bir şarap sever ve bugün iş nedeniyle Çanakkale'deydi.

Erhan Bey, arkadaşlarının tarifiyle (kim etmişse güzel etmiş) bir sosyal moderatör. Öyle ilişkiler kurup sürdürüyor ki bence şarap severlikten önce bu durum onun hobisi, yaşam tarzı. Onu tanımlamakta hep güçlük çekmişizdir ve bu yeni tarif gerçekten "cuk oturdu".


Yine eli kolu dolu gelmiş. Vişne şarabı, ahududu sirkesi, bunlar tabi ki kendi imalatı. Eğin peyniri ve pekmez de cabası. Eh biz de kendisini tanıdığımızdan zırhlarımızı kuşanmış hazır bekliyorduk.


Öğlen saatlerinde buluştuk. Hava çok yağmurlu ve soğuktu. Kısa çevre gezisi ve tanıtımıyla kendimizi Güzelyalı'da bulduk. Bu mevsim son derece sakin ve sessiz. Havada deniz ve odun kokusu. Çay içmek bahanesiyle orada bulunan Kardeşler Pidecisi'ne girdik. Adeta kumun üzerinde kurulmuş, önünde iki büyük çam ağacı bulunan ve nefis boğaz manzaralı salaş bir pideci. Sevdiğimiz bir mekan. 12 ay açık. Bu mevsim, hafta içi, öğlen saatinde, ortada kimseler olmasada fırın hep sıcak ve sobanın üstünde demlenmeye hazır çay. Önce oturduk, ısındık, sohbet derken dayanamayıp cantık ısmarladık. Cantık, Bursa, Bozüyük taraflarında yapılan, kalın hamurlu lahmacun olarak tarif edebileceğimiz bir pide cinsi. Çıtır ve lezzetli. Gelsin çaylar, gelsin cantıklar. Zaman uçtu gitti. Ankaralı Erhan Ağbiyi de yarın sabah Ankara'ya uçuracağız.

30 Kasım 2007 Cuma

Ebe-Sobe


Blog yazmaya başlamdan önce sık sık girdiğim bir kaç blogda ebelemeceleri görmüş ama açık söylemek gerekirse anlamamıştım. Jetonum şimdi düştü. Ekmekçikız beni ebeledi.


Ben küçükken, litrelik cam kola şişelerini kundak yapıp bebekler yapardım, boyum çok hızlı uzadığı için "sevenlerimin" her türlü itirazına rağmen orta sonda bile sokak ortalarında evcilik oynardım, annemle ağabeyim ders çalışırken evde gürültü olmasın diye babamla İnönü Stadına maça gider turşu suyu içer ve kokoreç yerdim, anneme kızınca zaten beni hastanede karıştırmışlar diye söylenip küserdim, bahçemizdeki şimşir ağaçlarından mahallenin erkek çocuklarına ok yapar sonra onlarla kovboyculuk oynardım, en sevdiğim oyun ise kukalı saklambaç ve daha da en sevdiğim ise gece oynadığımız saklambaçtı. Ağabeyimin takas ederek eve getirdiği Tommiks, Teksas, Mandrake vs çizgi romanlarını okurdum yine olsa yine okurum.


Ben aslında, televizyon süpürgesi olmak isterdim. Küçükken televizyonun önüne uzanır spikerleri hayranlıkla izler ve ne olmak istediğimi soranlara, televizyon süpürgesi olmak istiyorum derdim. Süpürge kısmı tuttu ama televizyonla ilgisi olduğu söylenemez herhalde:)) Bir de ben aslında birgün Kanada'nın batı kıyılarında Alaska'ya doğru yapılan gemi seyahatlerine katılmak ve Alaska'daki köpek kızaklarına binmek istiyorum.


İlk kopya, ilk ve son defa lise 1 de din dersinde kalkışmış ve elime yüzüme bulaştırmıştım. Yakalanmadım ama çekemedim de. Kaleme, silgiye ve sıra üstüne aldığım "şifreli notlar" kopya sayılmaz değil mi?! :) (Bu ebelemecede herkeşlerde pek usluymuş canım, bütün uslu ve çalışkan kızlar toplanmışız anlaşılan:)


Cep telefonu, kuralsız kullanımı canımı çok sıkıyor. Bağımlısı olmaktan çok korkuyorum. Annem beni nasıl telefonsuz büyütmüş? Evimizde bile telefon yoktu! Neye güvenmişiz acaba? Şimdi pille çalışan şu zımbırtı olmadan kendimi güvende hissetmiyorum. Sadece küçük yerde yaşamanın avantajlarını kullanarak haberli ve programlı olmaya ve cep telefonuyla ilişkimi en aza indirmeye çalışıyorum.


En saçma huyum, hayır diyememem olsa gerek. Benden istenen birşeye hayır demekte çok zorlanırım. Önce evet derim sonra da içim içimi yer hasta olurum. Eveti oldururum.


Aşk, ulaşamadığımdır, tutkumdur, bende gizlidir. Yaşama enerjisi verir, herşeyle başetmek kolaylaşır. İnsana duyduğum en özeldir ama her yeni gün de yeni bir aşktır.


En sevdiğim bloglar, sanal alemi ne kadar reddetmeye çalışsam da kendimi dostlarımdan uzak hissettiğim anlarda yalnızlığımı gideren ve bana ümit veren iki blogun takipçisiyim, Ekmekçikız ve Mutfaktazen. Bu blogların sahiplerini tanıyor olmam biraz torpil sağlıyor malesef. Diğerleriyle yeni tanışıyorum, haksızlık etmek istemem.


26 Kasım 2007 Pazartesi

Ne kadar zormuş!


Son günlerde geçmişe fazla bakar oldum. Hayırdır demeli! Ama bakmak bana çok "iyi" geldi. Baktıkca herşey ne kadar "zormuş" onu görmeye başladım.

Geçmişe dair bazı şeyleri yazmak istedikçe keşke bir fotoğrafı olsa da koysam diye aklımdan geçiriyorum ama nafile.
Önce fotoğraf makinesi lazım, sonra film lazım, sonra zaten sonuç siyah beyaz, kaç günde tab edilir allah bilir, istediğin boyu ve sayıyı elde etmek için önce bastır, sonra tekrar çoğalttır, fotoğrafları yakınlarına ulaştırmak için önce arkalarına özlü sözler yaz, adresleri bul, zarfları yaz, postaneye git, uzuun kuyruklarda bekle, pulla, postala, ellerine geçip geçmediğini eğer telefonları yoksa öğreneme, elinde kalanları albümlere yerleştir, albümleri koyacak dolap bul vs derken olup olacağı 24 poz için göğüslenen "zorluklara" bak!

Oysa şimdi, "dicital" makineler var. Hop hop hop, haydi tonton, değiş tonton. Bir tık ile herşey parmağının ucunda.

Herkes bir makinanın ucunda. Birbirini görmeden, duymadan ve de hissetmeden habire biriktiriyor. Biriktikçe birikiyor. Herşey çok "kolay".

Oysa gün hep 24 saat.

Biz bu akşam oğlumla başbaşayız. Yine lodos var ve ada gemisi çalışmıyor, Sevgili Eşim adada mahsur. Biz mısır patlatıp eski albümleri karıştıracağız. Geçmişimize bakacağız.

21 Kasım 2007 Çarşamba

Hasta Olsam...


İlkokul yıllarımda istisnasız bütün şubat tatillerimi hastalıkla geçirmişimdir. Kızamık, kabakulak, suçiçeği vs derken tatillerim hep evde geçmiştir. Bu işe benim dışında "sevinen" olduğunu pek sanmıyorum. Bütün aileyi eve mahkum eden her hastalığımda babamın bana getirdiği çikolatalar yüzünden sadece ben mutlu olmuşumdur herhalde.


Her biri uzun üçgen karton kutularda, 10-12 tanesi köşegen desteler oluşturacak şekilde biraraya getirilmiş, desteler dağılmasın diye kırmızı kurdele ile bağlanmış çikolatalar. O zamanlar henüz "tobleron" denilen şahsiyet ile tanışmamışken - zaman 70lerin sonu 80lerin en başı - daha da ötesi Damak dışında çikolata bilmezken bu çikolataları sadece yemiş olmaktan değil kutularına dokunmaktan bile büyük mutluluk duyardım.


Bu çikolataların kaynağı İstiklal Caddesi'nin girişinde, Fransız Konsolosluğu'nun karşısında, girişi çifte vitrinli, çok sade ve gösterişssiz, çok büyük olmayan bir dükkandı. Yanılmıyorsam satıcısı da bir hanımdı. Bir de dükkanın ismini hatırlayabilsem...


İstiklal Caddesi'nin büyüsü o dükkanla başlardı. Her şey mutluluk ve heyecan verirdi. Bir çocuk gözüyle İstiklal Caddesi desek ki benim kreşim Şishane'deydi ve her gün sabah-akşam Taksim'den başlayıp, İstiklal Caddesi boyunca yürüyerek giderdik - bu azıcık daha eski 70'lerin epey başı. Çikolatacılar, Ekmekçioğlu'nda antep fıstığı ve kos helva, tavşan satanlar, köpük üfleyenler, Gutan'ın vitrinindeki kırmızı rugan ayakkabılar, Emek Sineması, Saray'da su muhallebisi, gözleri görmeyen bastonlu lavantacı teyze ki ondan çok korkardım, Japon Mağazasındaki bebekler, sokakları birbirine bağlayan pasajlar ve nihayet Tünel, hepsi lunapark heyecanı yaşatırdı.


Şimdi nostalji hastası oldum galiba. Babama hasta olduğumu söylesem, bana yine çikolata alır mı acaba?


(Fotoğraf Sunay Akın'ın Oyuncak Müzesi'nden bir köşeye ait. Çocukluğunu bulmak isteyen herkes görmeli:)

18 Kasım 2007 Pazar

Sanatın Doğası - Doğanın Sanatı



Zeytin ağaçları sizin de dikkatinizi çeker mi?
Geyikli zeytin cennetidir. Çanakkale Ada yolunu her gidiş gelişimde etrafımı saran binlerce ağacın hepsine bakmaya çalışırım. Zamana ve doğaya meydan okuyan ağaçlar, doğal nedenlerle veya budamayla türlü türlü şekil almışlar. Bir tanesi var ki önünden her geçişimde fotoğraf makiman yanımda olmadığı için üzülmüşümdür. Ama nihayet yakaladım. Hemen ensesindeki çimento fabrikasıyla inatlaşan bu ağacın fotoğrafını çekebildim. Her bakışımda bana tuhaf bir şekilde ümit veren bu ağacı bakalım siz de sevecek misiniz?



Dün akşam Çanakkale'de Adalılar Gecesi yapıldı. Çok eğlendik. Hatta eğlencenin yapıldığı otelde bulunan Bulgar turistler de bizimle öyle kaynaştı ki aklıma bu zeytin ağacı geldi. Yemek ve müzik ortak dilimiz oldu. Halaylar çekildi. Ne güzel oldu:)

16 Kasım 2007 Cuma

....Arap Kızı Camdan Bakıyor...


Bu yıl havalar öyle sıcak gitti ki yağmursuzluktan kuruyan toprak gibi ben de kendimi kuru hissettim. Şeker Bayramında ilk defa yağmur yağınca iyice br ıslandım, keyfini çıkardım, özlemişim.

Bu hafta yağan yağmurlardan ve hatta şiddetli lodostan bile şikayetçi değilim. Ada gemisi 3 gün çalışmadı, gidecekler gelecekler kaldı ama olsun lodosla birlikte bol bol yağmur yağdı.
Adadan beklediğim yolcu bu sabah nihayet gelebildi. Elleri kolları yağmurun bereketi gibi bahçemizin narlarıyla doluydu. Son yağmurlarla beslenen narların çoğu kabuğuna sığmayıp çatlamış hepsi Cahit Amca'nın dükkanında meyve suyu olmaya gitmiş. Bizim eve ise saklayabileceğimiz gibi kabuklu olanlar gelmiş. Güllacımın üstüne de yakışmış ama değil mi?

8 Kasım 2007 Perşembe

Çeşit Çeşit Bahşiş


Bağcılık ne zor işmiş meğer.

98 yılında deli çubuklar ekildi. Toprağımız çok verimsiz. O kadar ki eski sahibi harman yeri olarak kullanmış. Bol rüzgar ve ot bitmeyen düz arazi bu iş için çok uygunmuş. Bizimkisi ise doğal olacağız derken doğayla savaş, ona uyuversek herşey ne kadar da yolunda gidecek oysa.

98 + 5 sene deli çubukların güçlenmesi için beklendi. Sonra çubuklara aşı yapıldı. Hepsi yemelik üzümler. Ertesi sene tutmayan aşılar yenilendi, ertesi sene tutmayan aşılar yenilendi...

Yıl 2007, genç kütükler yavaş yavaş üzümlerini bizimle tanıştırmaya başladılar. Bağcının iyisi kuru çubuktan bile cinsini ayırıyor ama biz daha çıraklık dönemindeyiz. Bu salkımlardan birinde ilk defa ikiz üzüm gördük. Çocukken kirazların içinden kopmamışları bulur küpe yapardım. Ne güzel oyuncaktı! Aynı duyguyla sevindim. Sonra öğrendim ki eskiden üzümleri toplayanlar böyle ikiz üzüm bulunca bağ sahibine götürür karşılığında bahşiş isterlermiş. Eh, bize bahşiş verecek yok ama bu hikayeyi öğrendik ya yanımıza kar.

Adalı yakın bir arkadaşımızın kızı oğlumun okulunda birinci sınıfa başladı. Hepimiz bayılıyoruz. Enerji dolu, kıpır kıpır, sürekli numaralar yapan bir çocuk.
Bugün öğlen arasında dernek odasına geldi, elinde yeni bir suluboya, bize gösterdi, "bakın, öğretmenim bana suluboya hediye etti" dedi.
Biz küçük bir anneler korosu olarak bir ağızdan sorduk:" neden?".


Bizim kız cevap verdi: "SUSTUM!?" ...................



7 Kasım 2007 Çarşamba

530 ELİNİ ÇABUK TUT!



Nihayet, Ada - Çanakkale trafiğimizde kış düzenimize adım attık. Bu akşam tembellik edip sevdiğimiz bir aile lokantasında yemeğe gittik. Bu lokanta Çanakkale'nin girişinde ve hem tüm şehirin hem de feribotun trafiği önünden geçiyor. Yoğun olduğunu söylemeye gerek yok.

Biz de herkes gibi! sağ şeridi tıkayacak şekilde bu yola park ettik ve lokantada yemek yemeğe başladık. Keyifle çorbalarımızı yudumlarken Trafik Polisi (umarım bu mesaj kulaklarına gitmez:) bizim plakayı anons etti ve "530 ELİNİ ÇABUK TUT!".

Korkmayın, işte yine küçük yer TOLERANSI ve polisimizin sevecen yaklaşımı:))

Başka yerde olsa çeKKK derler yada doğrudan CEZA keserler. Burada ise araba sahibinin nerede, ne yaptığını tahmin ederek, bizi tanımadığı halde, ELİNİ ÇABUK TUT demekle yetiniyor:)) (adada olsa bir de tanıyorlar hem de isminle anons yapıyorlar) Keyfe bak? Tabi bir de 17 plaka olma lüksünü eklemekte yarar var.

Bu anons servisimizi yapan garsonla aramızda şakalaşmamıza neden oldu. Valla abla elimden geleni yapıyorum diye aslında polise cevabı o verdi. Eh biz de görevli polisi kırmadık ve elimizden geldiğince ELİMİZİ ÇABUK tuttuk:))

4 Kasım 2007 Pazar

Bozcaada'da Zeytin Toplamaca


Bugün hava çok güzel (di). Bozcaada'da, günlük programa hava durumuna göre sabah karar verilir. Hava güneşli ise dışarıda yapılacak işler, rüzgarlı veya yağışlı ise içeride yapılacak işler sıralanır. Ben programımı yapmıştım, illaki yapacağım! diye tutturma şansı yoktur. Eh burada yasamanın zorluğu! da bu işte.


Bugün zeytinyağlı pırasa pişirdim. Ben bütün zeytinyağlı yemekleri "çok şekerli" severim . Pırasaya da daha çok tat versin diye bolca havuç koydum. O sırada tezgahta duran kuru kayısılar "tatlı tatlı" bakınca dayanamayıp birkaç tane attım. Çoook guzel oldu. Denemesi bedava...

Adam, adam, Bozcaadam

18 Ekim 2007 Perşembe

Bir kokunun peşinde (Bozcaada bağHANE)

Kokunun hayatımda ne kadar önemli bir yeri olduğunu GAP gezisi sırasında fark etmiştim. Ömrü boyunca deniz seviyesinde ve nemli ortamlarda yaşayan ve alerjilerden dertli bir kişi icin bu yeni durum fark edilmeyecek gibi değildi.

Kuru hava kokuyu taşımıyor ve beni saran hava uzay boşluğu hissi veriyordu. Kendimi cok tuhaf hissetmiştim. Sanki yoktum. Hiç bir şeyi önceden fark edemiyordum.

Oysa bugün; adamızın ızgara düzeni sokaklarında rüzgarın taşıyıp getirdiği o kokunun peşine takıldım. Tahminler yürüttüm. Evden bütün gün hiç çıkmadığım halde eve bana sormadan giren koku benimle yaşadı.

Sabah eğer fırından gelen ekmek kokusuyla uyanırsam havanın lodos olduğunu tahmin edebiliyorum. Bugün de lodos olduğu kesin. Ama bu daha yoğun bir kokuydu, ekmek kokusu değildi. Şekerli, kurabiye gibi, kek gibi, beni çocukluğuma götüren bir kokuydu.


Sorularım akşam cevabını buldu. Adamızın yenilenen fırını kandil simiti yapmıştı:)) Mis gibi mahlep kokan kandil simitleri, küçük kutulara yerleştirilmişti. Çocukken babamın Beyoğlu'ndan alıp getirdiği, renkli hışırlı kağıtlara sarılıp rafyalarla bağlanmış simitler aklıma geldi. Sıradan ama lezzetli. Ben özellikle susamlı olanlarına bayılırdım (hala). Oysa adada bugün, adalı çocukların hatıralarında yedikleri ilk kandil simiti markalı, süslü kutulardaki simitler olacak. Sizce ne fark eder?
Adam, adam, güzel adam: Bozcaadam