30 Kasım 2007 Cuma

Ebe-Sobe


Blog yazmaya başlamdan önce sık sık girdiğim bir kaç blogda ebelemeceleri görmüş ama açık söylemek gerekirse anlamamıştım. Jetonum şimdi düştü. Ekmekçikız beni ebeledi.


Ben küçükken, litrelik cam kola şişelerini kundak yapıp bebekler yapardım, boyum çok hızlı uzadığı için "sevenlerimin" her türlü itirazına rağmen orta sonda bile sokak ortalarında evcilik oynardım, annemle ağabeyim ders çalışırken evde gürültü olmasın diye babamla İnönü Stadına maça gider turşu suyu içer ve kokoreç yerdim, anneme kızınca zaten beni hastanede karıştırmışlar diye söylenip küserdim, bahçemizdeki şimşir ağaçlarından mahallenin erkek çocuklarına ok yapar sonra onlarla kovboyculuk oynardım, en sevdiğim oyun ise kukalı saklambaç ve daha da en sevdiğim ise gece oynadığımız saklambaçtı. Ağabeyimin takas ederek eve getirdiği Tommiks, Teksas, Mandrake vs çizgi romanlarını okurdum yine olsa yine okurum.


Ben aslında, televizyon süpürgesi olmak isterdim. Küçükken televizyonun önüne uzanır spikerleri hayranlıkla izler ve ne olmak istediğimi soranlara, televizyon süpürgesi olmak istiyorum derdim. Süpürge kısmı tuttu ama televizyonla ilgisi olduğu söylenemez herhalde:)) Bir de ben aslında birgün Kanada'nın batı kıyılarında Alaska'ya doğru yapılan gemi seyahatlerine katılmak ve Alaska'daki köpek kızaklarına binmek istiyorum.


İlk kopya, ilk ve son defa lise 1 de din dersinde kalkışmış ve elime yüzüme bulaştırmıştım. Yakalanmadım ama çekemedim de. Kaleme, silgiye ve sıra üstüne aldığım "şifreli notlar" kopya sayılmaz değil mi?! :) (Bu ebelemecede herkeşlerde pek usluymuş canım, bütün uslu ve çalışkan kızlar toplanmışız anlaşılan:)


Cep telefonu, kuralsız kullanımı canımı çok sıkıyor. Bağımlısı olmaktan çok korkuyorum. Annem beni nasıl telefonsuz büyütmüş? Evimizde bile telefon yoktu! Neye güvenmişiz acaba? Şimdi pille çalışan şu zımbırtı olmadan kendimi güvende hissetmiyorum. Sadece küçük yerde yaşamanın avantajlarını kullanarak haberli ve programlı olmaya ve cep telefonuyla ilişkimi en aza indirmeye çalışıyorum.


En saçma huyum, hayır diyememem olsa gerek. Benden istenen birşeye hayır demekte çok zorlanırım. Önce evet derim sonra da içim içimi yer hasta olurum. Eveti oldururum.


Aşk, ulaşamadığımdır, tutkumdur, bende gizlidir. Yaşama enerjisi verir, herşeyle başetmek kolaylaşır. İnsana duyduğum en özeldir ama her yeni gün de yeni bir aşktır.


En sevdiğim bloglar, sanal alemi ne kadar reddetmeye çalışsam da kendimi dostlarımdan uzak hissettiğim anlarda yalnızlığımı gideren ve bana ümit veren iki blogun takipçisiyim, Ekmekçikız ve Mutfaktazen. Bu blogların sahiplerini tanıyor olmam biraz torpil sağlıyor malesef. Diğerleriyle yeni tanışıyorum, haksızlık etmek istemem.


26 Kasım 2007 Pazartesi

Ne kadar zormuş!


Son günlerde geçmişe fazla bakar oldum. Hayırdır demeli! Ama bakmak bana çok "iyi" geldi. Baktıkca herşey ne kadar "zormuş" onu görmeye başladım.

Geçmişe dair bazı şeyleri yazmak istedikçe keşke bir fotoğrafı olsa da koysam diye aklımdan geçiriyorum ama nafile.
Önce fotoğraf makinesi lazım, sonra film lazım, sonra zaten sonuç siyah beyaz, kaç günde tab edilir allah bilir, istediğin boyu ve sayıyı elde etmek için önce bastır, sonra tekrar çoğalttır, fotoğrafları yakınlarına ulaştırmak için önce arkalarına özlü sözler yaz, adresleri bul, zarfları yaz, postaneye git, uzuun kuyruklarda bekle, pulla, postala, ellerine geçip geçmediğini eğer telefonları yoksa öğreneme, elinde kalanları albümlere yerleştir, albümleri koyacak dolap bul vs derken olup olacağı 24 poz için göğüslenen "zorluklara" bak!

Oysa şimdi, "dicital" makineler var. Hop hop hop, haydi tonton, değiş tonton. Bir tık ile herşey parmağının ucunda.

Herkes bir makinanın ucunda. Birbirini görmeden, duymadan ve de hissetmeden habire biriktiriyor. Biriktikçe birikiyor. Herşey çok "kolay".

Oysa gün hep 24 saat.

Biz bu akşam oğlumla başbaşayız. Yine lodos var ve ada gemisi çalışmıyor, Sevgili Eşim adada mahsur. Biz mısır patlatıp eski albümleri karıştıracağız. Geçmişimize bakacağız.

21 Kasım 2007 Çarşamba

Hasta Olsam...


İlkokul yıllarımda istisnasız bütün şubat tatillerimi hastalıkla geçirmişimdir. Kızamık, kabakulak, suçiçeği vs derken tatillerim hep evde geçmiştir. Bu işe benim dışında "sevinen" olduğunu pek sanmıyorum. Bütün aileyi eve mahkum eden her hastalığımda babamın bana getirdiği çikolatalar yüzünden sadece ben mutlu olmuşumdur herhalde.


Her biri uzun üçgen karton kutularda, 10-12 tanesi köşegen desteler oluşturacak şekilde biraraya getirilmiş, desteler dağılmasın diye kırmızı kurdele ile bağlanmış çikolatalar. O zamanlar henüz "tobleron" denilen şahsiyet ile tanışmamışken - zaman 70lerin sonu 80lerin en başı - daha da ötesi Damak dışında çikolata bilmezken bu çikolataları sadece yemiş olmaktan değil kutularına dokunmaktan bile büyük mutluluk duyardım.


Bu çikolataların kaynağı İstiklal Caddesi'nin girişinde, Fransız Konsolosluğu'nun karşısında, girişi çifte vitrinli, çok sade ve gösterişssiz, çok büyük olmayan bir dükkandı. Yanılmıyorsam satıcısı da bir hanımdı. Bir de dükkanın ismini hatırlayabilsem...


İstiklal Caddesi'nin büyüsü o dükkanla başlardı. Her şey mutluluk ve heyecan verirdi. Bir çocuk gözüyle İstiklal Caddesi desek ki benim kreşim Şishane'deydi ve her gün sabah-akşam Taksim'den başlayıp, İstiklal Caddesi boyunca yürüyerek giderdik - bu azıcık daha eski 70'lerin epey başı. Çikolatacılar, Ekmekçioğlu'nda antep fıstığı ve kos helva, tavşan satanlar, köpük üfleyenler, Gutan'ın vitrinindeki kırmızı rugan ayakkabılar, Emek Sineması, Saray'da su muhallebisi, gözleri görmeyen bastonlu lavantacı teyze ki ondan çok korkardım, Japon Mağazasındaki bebekler, sokakları birbirine bağlayan pasajlar ve nihayet Tünel, hepsi lunapark heyecanı yaşatırdı.


Şimdi nostalji hastası oldum galiba. Babama hasta olduğumu söylesem, bana yine çikolata alır mı acaba?


(Fotoğraf Sunay Akın'ın Oyuncak Müzesi'nden bir köşeye ait. Çocukluğunu bulmak isteyen herkes görmeli:)

18 Kasım 2007 Pazar

Sanatın Doğası - Doğanın Sanatı



Zeytin ağaçları sizin de dikkatinizi çeker mi?
Geyikli zeytin cennetidir. Çanakkale Ada yolunu her gidiş gelişimde etrafımı saran binlerce ağacın hepsine bakmaya çalışırım. Zamana ve doğaya meydan okuyan ağaçlar, doğal nedenlerle veya budamayla türlü türlü şekil almışlar. Bir tanesi var ki önünden her geçişimde fotoğraf makiman yanımda olmadığı için üzülmüşümdür. Ama nihayet yakaladım. Hemen ensesindeki çimento fabrikasıyla inatlaşan bu ağacın fotoğrafını çekebildim. Her bakışımda bana tuhaf bir şekilde ümit veren bu ağacı bakalım siz de sevecek misiniz?



Dün akşam Çanakkale'de Adalılar Gecesi yapıldı. Çok eğlendik. Hatta eğlencenin yapıldığı otelde bulunan Bulgar turistler de bizimle öyle kaynaştı ki aklıma bu zeytin ağacı geldi. Yemek ve müzik ortak dilimiz oldu. Halaylar çekildi. Ne güzel oldu:)

16 Kasım 2007 Cuma

....Arap Kızı Camdan Bakıyor...


Bu yıl havalar öyle sıcak gitti ki yağmursuzluktan kuruyan toprak gibi ben de kendimi kuru hissettim. Şeker Bayramında ilk defa yağmur yağınca iyice br ıslandım, keyfini çıkardım, özlemişim.

Bu hafta yağan yağmurlardan ve hatta şiddetli lodostan bile şikayetçi değilim. Ada gemisi 3 gün çalışmadı, gidecekler gelecekler kaldı ama olsun lodosla birlikte bol bol yağmur yağdı.
Adadan beklediğim yolcu bu sabah nihayet gelebildi. Elleri kolları yağmurun bereketi gibi bahçemizin narlarıyla doluydu. Son yağmurlarla beslenen narların çoğu kabuğuna sığmayıp çatlamış hepsi Cahit Amca'nın dükkanında meyve suyu olmaya gitmiş. Bizim eve ise saklayabileceğimiz gibi kabuklu olanlar gelmiş. Güllacımın üstüne de yakışmış ama değil mi?

8 Kasım 2007 Perşembe

Çeşit Çeşit Bahşiş


Bağcılık ne zor işmiş meğer.

98 yılında deli çubuklar ekildi. Toprağımız çok verimsiz. O kadar ki eski sahibi harman yeri olarak kullanmış. Bol rüzgar ve ot bitmeyen düz arazi bu iş için çok uygunmuş. Bizimkisi ise doğal olacağız derken doğayla savaş, ona uyuversek herşey ne kadar da yolunda gidecek oysa.

98 + 5 sene deli çubukların güçlenmesi için beklendi. Sonra çubuklara aşı yapıldı. Hepsi yemelik üzümler. Ertesi sene tutmayan aşılar yenilendi, ertesi sene tutmayan aşılar yenilendi...

Yıl 2007, genç kütükler yavaş yavaş üzümlerini bizimle tanıştırmaya başladılar. Bağcının iyisi kuru çubuktan bile cinsini ayırıyor ama biz daha çıraklık dönemindeyiz. Bu salkımlardan birinde ilk defa ikiz üzüm gördük. Çocukken kirazların içinden kopmamışları bulur küpe yapardım. Ne güzel oyuncaktı! Aynı duyguyla sevindim. Sonra öğrendim ki eskiden üzümleri toplayanlar böyle ikiz üzüm bulunca bağ sahibine götürür karşılığında bahşiş isterlermiş. Eh, bize bahşiş verecek yok ama bu hikayeyi öğrendik ya yanımıza kar.

Adalı yakın bir arkadaşımızın kızı oğlumun okulunda birinci sınıfa başladı. Hepimiz bayılıyoruz. Enerji dolu, kıpır kıpır, sürekli numaralar yapan bir çocuk.
Bugün öğlen arasında dernek odasına geldi, elinde yeni bir suluboya, bize gösterdi, "bakın, öğretmenim bana suluboya hediye etti" dedi.
Biz küçük bir anneler korosu olarak bir ağızdan sorduk:" neden?".


Bizim kız cevap verdi: "SUSTUM!?" ...................



7 Kasım 2007 Çarşamba

530 ELİNİ ÇABUK TUT!



Nihayet, Ada - Çanakkale trafiğimizde kış düzenimize adım attık. Bu akşam tembellik edip sevdiğimiz bir aile lokantasında yemeğe gittik. Bu lokanta Çanakkale'nin girişinde ve hem tüm şehirin hem de feribotun trafiği önünden geçiyor. Yoğun olduğunu söylemeye gerek yok.

Biz de herkes gibi! sağ şeridi tıkayacak şekilde bu yola park ettik ve lokantada yemek yemeğe başladık. Keyifle çorbalarımızı yudumlarken Trafik Polisi (umarım bu mesaj kulaklarına gitmez:) bizim plakayı anons etti ve "530 ELİNİ ÇABUK TUT!".

Korkmayın, işte yine küçük yer TOLERANSI ve polisimizin sevecen yaklaşımı:))

Başka yerde olsa çeKKK derler yada doğrudan CEZA keserler. Burada ise araba sahibinin nerede, ne yaptığını tahmin ederek, bizi tanımadığı halde, ELİNİ ÇABUK TUT demekle yetiniyor:)) (adada olsa bir de tanıyorlar hem de isminle anons yapıyorlar) Keyfe bak? Tabi bir de 17 plaka olma lüksünü eklemekte yarar var.

Bu anons servisimizi yapan garsonla aramızda şakalaşmamıza neden oldu. Valla abla elimden geleni yapıyorum diye aslında polise cevabı o verdi. Eh biz de görevli polisi kırmadık ve elimizden geldiğince ELİMİZİ ÇABUK tuttuk:))

4 Kasım 2007 Pazar

Bozcaada'da Zeytin Toplamaca


Bugün hava çok güzel (di). Bozcaada'da, günlük programa hava durumuna göre sabah karar verilir. Hava güneşli ise dışarıda yapılacak işler, rüzgarlı veya yağışlı ise içeride yapılacak işler sıralanır. Ben programımı yapmıştım, illaki yapacağım! diye tutturma şansı yoktur. Eh burada yasamanın zorluğu! da bu işte.


Bugün zeytinyağlı pırasa pişirdim. Ben bütün zeytinyağlı yemekleri "çok şekerli" severim . Pırasaya da daha çok tat versin diye bolca havuç koydum. O sırada tezgahta duran kuru kayısılar "tatlı tatlı" bakınca dayanamayıp birkaç tane attım. Çoook guzel oldu. Denemesi bedava...

Adam, adam, Bozcaadam