22 Haziran 2008 Pazar

SBS - SBS - SBS

Nasıl rahatladım anlatamam. Bizim oğlan bu sabah ilk önemli sınavını atlatttı. Ne kadar sıkıldığımı bitince anlıyorum. Başarısızlıktan değil ama şanssızlıkdan korkuyorum. Neyse ki herşey yolunda gitti. Küçük yerde yaşamanın iyi yanları bir kez daha kendini gösterdi.

Akşam sakin bir uyku ile uyuduk. Sabah hep birlikte saat 8'de uyandık. Hazırlıklarımızı yapıp, kahvaltımızı edip saat 9.35'de sakin sakin evden çıktık. Sınava gireceği okul yürüyerek 10 dakika olduğu için telaşsız bir şekilde vardık. Yol boyunca şimdi İstanbul'da olsaydık hikayeleri anlattım. Hala neden bu kadar korkuyorum bilmem!
Oğlanı teslim ettik. Sınava girdiği okuldaki öğretmenlerden biri adalı ve bizi kantine çay içmeye davet etti. Saat 9.50. Çay eşliğinde kısa ve derin bir sohbet ve öğretmen görevinin başına gitti. Saat 10 bahçeyi terk ettik. Kordon'da 90 dakika çay molası.Bu kadar kısa süreye bu kadar çok şey nasıl sığdı ŞAŞIRDIM!! İyi ki buradayız diye bir kez daha sevindim.
Yarın da benim tez jürim var. Sonra ver elini Bozcaada.
Bol soğan, sarımsak, temiz deniz ve temiz hava!! Yemiyen cezalı...
Çocuklar her ne kadar şıklar arasına sıkışsa da günlük hayatta çözüm üretmeyi de başarıyorlar. İşte yukarıdaki fotoğraf da böyle bir ana ait. Soğan aşığı oğlumuzun soğan salatası aparatı.

11 Haziran 2008 Çarşamba

Balaban Kahvesi


Çanakkale Çan yolu 35. km de, yani bu iki ilçeyi birbirine bağlayan yolun tam ortasında bir güzel köy: Kirazlı Köyü. Kirazlının yatılı bölge okulu meşhur bir de Balaban Kahvesi. Balaban, kurucusunun adıyla anılan bir kahve, bugün de Kirazlı'dan bir aile işletiyor. Zamanında Atatürk ve İran Şahı yolculukları sırasında burada mola verip kahve içmişler.

Bugün ise kahvesi kadar çevirme oğlak ile de meşhur. Mayıs ayından itibaren 7-8 kiloya ulaşan oğlaklar yemelik kıvamı alıyor. Yağsız ve yumuşak eti odun ateşini görünce daha da lezzet kazanıyor.

Bu lezzetli hatırayı güzel bir kahve ile noktaladık. Lezzet uğruna yollara düşenlere güzel bir adres de burası. Balaban'ı ihmal etmeyin. Çeşmesinden akan dağ suyundan için, odun kokulu havasını soluyun ve manzarasını seyredin.
Posted by Picasa

3 Haziran 2008 Salı

Kazdağı Çileği

Geçen cuma çileğin sonuna yetiştim. Çanakkale Cuma pazarına getiren aile bu çileği 18 sene önce Lapseki'de yetiştirmeye başlamış. Ben ortalama bir tanımla Kazdağı çileği dedim ama aslında bu yerli çileğin pazardaki adı Bayramiç Çileğidir.

Posted by Picasa

2 Haziran 2008 Pazartesi

Edirne mi Hedirne mi?

Edirne'ye ilk gidişim ailemle yine bir haftasonu gezisiydi. İlkokuldaydım. Uykusuz bir sabahla başlayan günübirlik bir geziydi. Sanıyorum babamın işyeri düzenlemişti. 70'lerin otobüsleriyle, İstanbul'dan kötü ve bugünkünden uzun bir yolda, fena halde otobüs tutmuştu, sefil bir yolculuktu, benim için tabi. Anne babamın anılarında kalan Edirne'nin böyle olmadığına eminim.
İkinci ziyaretim ise ilk ziyaretten yıllar sonra, 2 sene önce olmuştu. İstanbul'dan arkadaşlarımızla orada buluşmuştuk.

Bu üçüncü ziyaretim ise Bozcaada Derneği ile birlikte oldu. Bozcaada Derneğinin düzenlediği gezi sayesinde kendimizi Bozcaadalılarla birlikte Edirne yollarında bulduk. Keşan'dan sonra Trakya iklimine ve coğrafyasına teslim olduk. Uzun ve yeşil düzlükler, ayçiçeği ve buğday tarlaları ve nihayet Edirne.


Şehre girerken sizi Selimiyeden önce marketler zinciri karşılıyor. Sonra yavaş yavaş tarihi doku, estetik ve mimari şaheserleriyle ve Trakya'nın modern ve temiz insanlarıyla buluşuyorsunuz. Edirne tanıdık gelen, yabancı hissettirmeyen şehirlerden birisi. Dibe dalmak gibi huzur verici. Derin bir nefes alıp dipte kalmak istiyor insan. Çünkü kafanı çıkarttığında o güzel eserlerin çevresinin, burada bile, Anıtlar Kuruluna rağmen nasıl eritildiğini görmek mümkün. En merkezi caddede bile güzelim bir caminin veya evin hemen dibinde hatta kimi zaman duvarına bitişik, onun görüntüsünü veya içinde yaşayanların görüşünü kesen yapılar dikilmiş. Biz herşeye rağmen Edirne'nin güzel yanlarını gördük. Rehberimiz Ayhan Tunca ile Selimiye, Eski Cami, Üç Şerefeli Cami, Ali Paşa Çarşısı, Bedesten, Tıp Müzesi, Kırkpınar, Karağaç ve Pazarkule sınır kapısını ziyaret ettik.
Elbette Meriç'i de gördük, akan bir deniz gibi. Yok olan düğün alaylarını, kayıp gelinleri ve acıklı anadolu söylencelerini hatırlatıyor. Nehirler, denizler gibi değil daha hüzünlü. Meriç kıyısındaki Emirgan Çay Bahçesi de bunun kanıtı olsa gerek. Benzer şekilde Mardin'deki Okyanus Kasabı da hayal gücü ve umudu hissettirmişti bana.


Edirne'nin hayallerine bir de varolup da görünmeyen meşhur H harfini eklemek gerek. Edirne'de hiç otel yok hepsi hotel. Bütün broşür ve tabelalarda yabancı kökenli kelimelerin türkçe yazılışlarıyla karşılaştık ama sadece hotel hotel idi. Çünkü zaten otel okunuyor:) Yani Edirne'ye Hedirne de desek yeri var!


Edirne'de gözümüz kadar midemiz de şenlendi. Meşhur ciğerinden yine ve de yine yedik. Yıllık hakkımızı kullandık! Ali Paşa Çarşısının arka sokağındaki Akgünler hala küçük kalmayı becerebilmiş bir ciğerci. Bazı çok meşhur ciğerciler gruplara hizmet edebilmek için epey büyümüşler. Lezzet aynı ama ilişki kopmuş. Halbuki burada ustayla sohbet ettik bir de üzerine çay ocağından demli üj bej çay içtik bre. Daha ne olsun!
Sonra Ezmecioğlundan badem ezmelerimizi, kavala kurabiyemizi ve deva-i misk aldık. Naneli şeker ve poğaçayı da unutmamak lazım. Edirne'de güzelim börek ve poğaça geleneği de hala sürüyor.

Edirne bu mevsim kısa bir hafta sonu tatili için çok uygun. http://www.efehotel.com/ kaldığımız "hotel" ve de rehberimiz Ayhan Tunca'nın kaynak ve haber sitesi http://www.edirneyore.com/
Fotoğraftaki cevizler de ne demeyin! Bu kadar badem ezmesinin bademleri nereden geliyor bilemedim ama ortalık ceviz ağacından "yıkılıyor".

Taze Taze Edirne



Hafta sonu Bozcaada Derneği'nin düzenlediği geziyle Edirne'deydik. Selimiyesiz bir Edirne düşünmek imkansız. Yerel rehberimiz Ayhan Tunca eşliğinde bilgilendirici bir gezi oldu. Bu ilk gidişimiz değil ama ilk rehberli ziyaretimiz. İlk gidişte oraya ait olduğunu hissettiren yerlerden biri Edirne.
Biz güzel yanlarını gördük.
Mevsim Edirne gezisi için çok uygun. Posted by Picasa

26 Mayıs 2008 Pazartesi

Şu çileği şekerlemeli de mi yemeli yoksa şekerlememeli de mi yemeli?

Of! başlığı yazarken epey zorlandım. Aradığım çileği bulmak için de zorlandım, malesef.
Kazdağları bir cennettir. Her mevsim ayrı bir meyve ve sebze doğurur karnından. Elması, kirazı ve çileği.
Adaya ilk geldiğim yıllarda pazar kurulmazdı. Bakkallara sadece haftada bir kez meyve sebze gelirdi ve bir sonraki haftaya ancak turşuları kalırdı. Taze malın geldiği gemi saatinde alışveriş yaptığım bakkala koşar, tazesinden ihtiyaçlarımı seçer ve buzdolabımda saklardım. Bu yokluğa alışan gözümüzü uyandırmak ve doyurmak için sık sık karşıdaki pazarlara giderdik.
Bunlardan birisi de zengin Bayramiç pazarıdır. Çarşamba günleri kurulur (Mayıs sonunda da panayırı kurulur Bayramiç'in). Bu mevsim sadece reçellik çilek almak için bile giderdik Bayramiç'in pazarına. Şimdi bir ayağımız karada ya pazarları daha çok ziyaret ediyorum. Ama aranan çilek yok! Bu çilek, güzel kokulu küçük taneli - şimdikilere göre- bir çilektir. Pembemsidir hatta bu pembenin içinde yavru ağzı tonlarını bile görmek mümkündür.
Bu hafta Çanakkale pazarına sabah erkenden gittim. Yani oğlan okula ben pazara. Epey büyük bir pazardır. Ve gördüm ki malesef buradaki tezgahları da bu yeni çilek türü işgal etmiş. Belki 40 tezgahta çilek satılıyor. Bu çilekler kırmızıya yakın koyu pembe, oldukça çıtırlı, hatta çoğu köşeli - memeli demeye dilim varmıyor- görüntü al benili ama içerik sıfır. Daha yıkanırken elinden kayıp gidiyor insanın ve beyaza kesiyor. Yediniz yediniz yoksa çarşıdan aldım 1000 tane eve geldim 1 tane hikayesi.

İnat ettim. Aradığım çileği bulacağım. Sabırla ve merakla tek tek her tezgahın başında durdum, havasını kokladım, rengine baktım. Adeta bir çilek dedektifi diyebilirsiniz:)) Şu cazip çilekler beni kandırcak diye de çok korktum açıkcası ama asla teslim olmadım. İnadım işe yaradı. Ve neredeyse pazarın son tezgahında Lapsekili bir ailenin getirdiği "aranan çileği" buldum. Sevincim anlatılmaz. Şimdilik 4 kilo reçel için 2 kilo da yemek için aldım. Bilgi için: bu çileğin kilosu 2.5 YTL.
Mis kokulu ve lezzetli. Yemelik olanı yıkadım ve önce bolca yedim - yedik tabi. İlk partiyi şekerlemeden ama malum çileğin tadı da şekerlenince çıkar. Üstüne bolca toz şeker boca edilmiş, buzdolabında bekletilmiş ve suyunu bırakıp şekerle kaynaşmış çilekten daha lezzetli ne olabilir ki hayatta? Hele de çilek aranan çilekse! Annenizin reçel yapmak için şekere yatırdığı çileklerden hiç mi aşırmadınız?
Bu güzel çileği fotoğraflayamadım. Onlar artık reçel! Bu hafta bulursam kayıt olsun diye fotoğraflayacağım. Kazdağı çileğinin inat öyküsünün simgesi olsun diye dimdik ve ulaşılmaz bir devedikeni fotoğrafı koyuyorum yine de!

29 Nisan 2008 Salı

Bir Domates Hikayesi (Bozcaada bağHANE)

Şimdi tam zamanı. Yeterince nemli toprak sürülür, çapalanır, yalaklar açılır ve dikime hazır hale getirilir. Geçen sene bu vakitler diktiğimiz pereseler ancak temmuz sonunda ürün vermeye başlamıştı. Havalar iyi gidince, kurak ve aşırı sıcak geçen yaza rağmen, oğlumun özenli bakımıyla hayatta kalmayı başaran domatesler kasım sonuna kadar domates vermişti.

Son mahsulü iki kasaya doldurup İstanbul'da yaşayan bir arkadaşamıza yollamıştık. Domates yediklerini anlamışlar. Eh, biz hep yiyoruz. Yiyi yiyi veriyoz. Malum, Çanakkale Domatesi, hele hele Kösedere Domatesi pek meşhur. Bir de pembe domatesler:)) Masal gibi.

Aynı arkadaşlarımız bu sene bahçeli bir eve taşındılar. Çok hevesliler. Bizden aylar öncesinden perese istediler. Bu hafta aldık, gönderdik. Kösedere, pembe, patlıcan, kabak ve biber. Pek sevinmişler. Uğraşıp didinip diki diki vermişler. O kadar mutlu olmuş ki oğlu telefon ettiğinde uzun uzun ona da anlatmış. Oğlan ne dese beğenirsiniz: "Domatesleri topladın mı?".

Hayal kurmuyoruz, emek vermiyoruz, özenmiyoruz, sabretmiyoruz ve bilmiyoruz!

Hadi biz öğrendiklerimizi unutuyoruz ama onlar bilmiyorlar bile.

Şimdi o evde de hayal kurulacak, emek verilecek, sabredilecek ve öğrenilecek.

Bozcaada'dan aldım bir tane İstanbul'da oldu bin tane:))

20 Nisan 2008 Pazar

Baharın Kokusu


Çalışıyorum. Bilgisayar ekranı ve ben. Odamın penceresi açık, sonunda! Herşeye rağmen, inadına ikinci kata kadar uzayan hanımeli, camdan içeri, meraklı gözlerle, bana bakıyor. Elini kolunu sallayıp, dikkatimi dağıtmaya çalışıyor. Nihayet başardı. Kokusunu bana gönderdi ve göz göze geldik.
Evet, artık bahar geldi. Bugün ilk defa bahar koktu hem de evimin içinde. Bu koku türlü çağrışımlar yaptı. Herşeye yeniden başlamak, sil baştan yaşamak ve tazelenmek. İşte bu, sadece bu! Nice baharlara.

15 Nisan 2008 Salı

Biraz da gülelim! Tamamen gerçek!


Bu nedir?

Yorumlarınızı ve cevaplarınızı beklemek isterdim ama dayanabileceğimi sanmıyorum.

Buradaki annemin uzun seyahatler öncesi, evi korumaya yönelik hazırladığı bir tuzak.

Hırsız kapıyı açacak, merdiven ve üzerindeki havan yere düşecek, büyük gürültü ve hatta yer sarsıntısı oluşacak, alt kattaki komşu ne oluyor diye koşacak, hırsız kaçacak.

İşte size bedava bir korunma yöntemi:))

10 Nisan 2008 Perşembe

Varan Son: Roma ve Araya Acılı Ezme



Blog yazmayalı çok zaman oldu. Neye göre çok demek lazım? Belli bir ritimde yazmaya alışınca ritim değişikliğine göre çok zaman demeli.


Araya acılı ezme girdi. Beni günlük hayattan uzaklaştıran ama şimdi üstesinden gelinen bir kaç acılı ezme ile ritmim bozuldu. Ama bitti, en azından şimdilik:))


Şimdi güzel şeylerden bahsetme zamanıdır.


Roma'da 6 gün geçirdik. Gitmeden harita üzerinden günlük plan hazırlamıştım. Epey işe yaradı. Roma'nın en güzel yanı, şehrin eski olması ve ayrıntılı haritalarının bulunması. Yürüyerek gezmek için uygun, düz bir şehir olması

Mimar bir arkadaşım bir kitaptan bahsetmişti. Şehirleri algılamanın üç hızı varmış. Biri yürüyerek, biri bisikletle ve biri de arabayla. Biz Roma'yı yürüme hızıyla algıladık. Epey ayrıntılı oldu diyebilirim.

Böylesine eski ve güzel korunmuş bir şehri ayrıntılı anlatmak mümkün değil ama aklımda kalanları kısa notlar halinde belirtmekte fayda var. Tarihi bilgilerin alası kitaplarda var nasılsa.

-Büyük bir şehire geldiğimizi dilencilerinden ve delilerinden anladık. Çeşit çeşit dilenme yöntemi var. Sakat, sanatçı veya hayvansever. Delileri ise temiz ve bakımlı.

-Sokaklarda yoğun bir orta sınıf var. Bakımlı saçlar, özenli giysiler, makyaj ve temiz kokular.

- Musluk suyu oldukça sert. Saçlarımız alışamadı. Ama geç kirlendi.

- Toplu taşıma araçlarında gençler yaşlılara yer veriyor. Bu beklemediğim bir şeydi. Diğer avrupa ülkelerinde yaşlıları kızdırdığını biliyorum. Ama burada sadece birkaç yaş küçüğü bile kendinden büyüğe yer veriyor.

-İşportacılar var. Özellikle yağmur başladığında yüzlerce şemsiye satıcısı türüyor. Satıcıların çoğu göçmen. Yağmur başlayınca bir anda herkes rengarenk ve ucuz çin malı şemsiyelerini açıyor. Eski ve koyu renkli şehrin yüzü değişiyor.

- Kestane kebap satıcısı var. Trende akerdeonlu bir kadın müzikle dileniyordu. Şehrin en merkezi yerinde evsiz ve kapı içlerinde uyuyan insanlar vardı.

-Otomatik satış yapan otobüs bileti makinalarına güvenmemeyi öğrendik. Çoğu problemli. İkinci gün cebimizde bolca biletle yola çıktık.

-Köşebaşlarında neredeyse hiç kapanmayan "bar"lar bizim büfeler ayarı. Hepsi bilet satıyor.
- Evlerin çatılarındaki yüzlerce eski anten var. Karikatür gibi.

- Gitmeden, görülecek semt pazarlarının listesi yapmıştım. Ama benim için bir hayal kırıklığı oldu. Çünkü çoğu çok küçüktü hatta kimi sadece bir tezgahtan oluşuyordu. Sadece sebze çorbası için hazırlanmış ve doğranmış olarak satılan karışık otlar çarpıcıydı.

-Pazar günü kurulan bit pazarı (Porta Portese) bizim Salı pazarı ayarında. Tam gün harcanabilir. 1 Avro'luk giysilerin etrafında tombul ve süslü kadınları, eski kitap ve plakların etrafında ise kır saçlı, çökük yalnız adamları görmek beni şaşırtmadı:)

- Bu pazarda Çin malı kadar Peru'dan gelen ürünler de bulunuyor.
- Tanrıların mabedi sayılan Pantheon'un bulunduğu meydanda tapınağın giriş kapısının karşısındaki işletmenin McDonalds olması tanrıların savaşının güzel bir örneğiydi.

- Gezdiğim en güzel dükkan yine Pantheon yakınında harika ebrularla bezeli kağıt ürünleri satan bir aile işletmesiydi. "Il Papiro". Kendi kağıtlarını ve tasarımlarını yapıyor.

- Yeni ve modern bir kitapçıda (Farinelli) mola verdik. Tuvaleti berbattı. Daha temiz olmamıza şaşırdım.

- Ulaşım son derece kolay ve belli saat içinde sadece 1 Avro ile bir baştan bir başa gitme şansı var.

- Ucuz yemek yok. En ucuzu, kaldığımız yere yakın bir indirim marketten (Todis Discount) aldıklarımız idi.

- Öğle tatillerine hala alışamadık.

- Cafe Greco'da sevgili eşimin anılarını tazeledik. Sıcak çikolata içtik.
- Sadece meraktan "lupini" adında, Türkçe karşılığını bulamadığımız bir fasulye içi aldık.
- Hiç yankesici görmedik. Suç işleyen biriyle karşılaşmadık ama yine de çantamızı boynumuza taktık:)

Bütün yollar Roma'dan geçer mi?

3 Mart 2008 Pazartesi

Varan 3: Çayı Özledim, Kahveye Alıştım!


Kaldığımız otelde garsonların şaşkın bakışları arasında porselen çaydanlıklara akrobasi hareketleri yaptırarak çay demlemeye çalıştık. Ama hem çay alıştığımız gibi değil hem de poşet ve iyi sonuç alamadık. Biz de bunun üzerine kahvenin tadını çıkartmaya çalıştık. Eh maya tuttu. Hala kahve içiyoruz ama sabahları değil elbette!

Mevsimin ilk ve sanırım son karını burada gördük (döndükten sonra İstanbul'a yağan kar Çanakkale'ye yağmadı). Kuru ve rüzgarsız havada yağarken adeta gökten sim dökülüyor gibiydi. Özellikle gece çıktığımız yürüyüşte. Daha önce bu kadar güzel kar yağdığını hiç görmemiştim. Bunları resmetme şansı yok diye hafızama iyice kazımaya çalıştım, daha pek çok şey gibi. Ne kötü değil mi? Tatillerde bu dijital makineler çıkalı sayısız poz çekiliyor ama itiraf edin hangimiz hangi sıklıkta bakıyoruz? Bu nedenle ben hala gözlerime ve hafızama inanıyorum.

Artık Roma vakti yaklaşıyor. Yola çıkmadan önce DK Roma Kitabını hatim ettim. Haritalar, yapılacaklar, günlük programlar ve tabi ki pazarlar.

Roma yolculuğumuza Milano'dan hızlı trenle başladık. Hızlı trenin biletlerine ve programlarına internetten ulaşmak mümkün http://www.trenitalia.com/. İşlemlerimizi kredi kartı ile hallettim. Sorun çıkmaması tesadüf mü bilemem. Milano Roma arası 4.5 saat sürdü. Bu sırada tren sadece 2 yerde ve çok kısa durdu. Yemek vagonu da olan yeterli konfora sahip trenle yolculuk çok keyifliydi. En azından kuzeyden güneye gittikçe değişen iklim ve çoğrafyayı izleme şansımız oldu. Bu arada çok uzun sayısız tünelden geçtik. Bazı tüneller hızlı trenle bile 5-6 dakika sürüyordu. Anlaşılan yolu bunlar kısaltmış.

Roma'da bizi büyük bir süpriz karşıladı. Hava 15 C idi. Eksi 15'den sonra harika geldi. Güneşliydi ve papatyalar açmıştı. Dışarıda yetişen bitki ve ağaçlara bakınca burada kar yağmadığı, don olmadığı ve bizim güney sahillerimiz gibi ılıman bir iklimi olduğu belliydi. Harika sahil çamları, kaktüsler, begonviller ve palmiyeler akdeniz iklimine vardığımızın müjdecisi oldular.
İstasyondan bir taksi ile kalacağımız yer olan Monte Verde mahallesindeki kilisenin konuk evine gittik. Bizi karşılayanlar İngilizce bilmiyordu ama ne burada ne de sonrasında karşılaştığımız insanlarla iletişimde hiç dil problemi yaşamadık. Hatta ben İngilizceden vazgeçip Türkçe konuşmaya başladım ve bir süre sonra sanki karşımdaki bana Türkçe cevap veriyormuş gibi hissetmeye başladım. Vücut dillerimiz o kadar çok birbirine benziyor ki henüz konuşmayı öğrenmemiş bir çocukla annesi gibi konuştuk hatta bazan sohbet ettik. Hala inanılmaz geliyor:))

Konaklama için birkaç otel araştırmıştım ama açıkcası kalınabilecek gibi olan yerlerin fiyatları bütçemizi aşıyordu. Kişi başı kahvaltılı 100 Avro gibi. Daha ucuz yerler var ama onların ısıtma problemi olabilir diye bizi uyardılar. Bu nedenle bir arkadaşımızın tavsiyesi üzerine bu konukevinde kaldık. Son derece sıradan bir oda ve kahvaltı ama son derece temiz ve güvenli. Bizim için sorun olmasa da tek sorun akşam 11'den önce dönmenizi istemeleri. Biz zaten günde 6-7 saat yürümekten o kadar yoruluyorduk ki daha geç dönme ihtimalini düşünemiyorum. Eh, çocuklu bir aile olunca gece hayatına akacak halimiz de yoktu zaten:)

Kaldığımız yerin en iyi yanı 5-10 dakikalık bir tramvay yolculuğu ile merkeze ulaşılabiliyor olması. Biraz Bağdat Caddesi havasında, ulaşımı kolay, çarşısı olan ve daha yeni gözüken bir mahalle. Rezervasyonumuzu faks ile yaptık. 3 kişilik oda için 105 Avro ödedik, kahvaltı dahil. İletişim bilgilerini saklıyorum. Merkezde sıradan bir yerde kalmaktansa burayı tavsiye ederim.

Şimdi kendimizi sokaklara vurma, yürüme ve çorap delme zamanı geldi. Hala şikayetçiyim, bi tane sağlam çorabım kalmadı:))

1 Mart 2008 Cumartesi

Varan 2: İtalyanlar Laz midur? Yoksa Lazlar İtalyan midur?


Bu soru yemeklerde bolca kullanılan mısır ununu görünce aklıma takıldı. Haksız mıyım yani?


İrice çekilmiş mısır ununa "polenta" deniyor. Bu un ile lapa, köfte ve kıtırlar yapıyorlar. Dönünce ben de denedim. Paketlenmiş mısır unları bu iş için çok ince ama aktarda daha iri çekilmiş açık mısır unu buldum. İri derken bir çeşit kepekli un görünümünde. Tuz ve sıvıyağ katılmış 2 ölçü suya kaynama başlayınca 1 ölçü mısır unu ilave edip sürekli karıştırıyorsunuz. Bu arada altını kısmak lazım ama kapatmayın. İyice suyunu çekip hamur kıvamına gelmeye başlayınca içine 1-2 kaşık tereyağı katıp yine karıştırın. Bu karışımın suyuna kaynamadan çeşitli baharatlar eklemeniz de mümkün, zevke göre. Ben tuz dışında sadece karabiber ekledim. Sonra bu hamuru köfte gibi toplar haline getirip ızgara yapabilirsiniz yada sıcak sıcak püre gibi yemeklerinizin yanına ekleyebilirsiniz. Ben püre haline bayıldım (lapa demeye dilim varmadı). Yaptığım mantar sotenin yanında harika oldu. Tavsiye ederim.


(Çok fazla mısır tüketmenin boy uzamasına engel olduğunu okumuştum. Ama herhalde tek tip beslenme içindir diye düşünüyorum.)


Genel olarak İtalyan yemeklerinde beklediğimi bulamadığımı söylemem gerek. Bizim mutfağımız hele hele Antep, Antakya mutfağının doyuruculuğu ile boy ölçüşemez diye iddialı konuşsam kimse kavga çıkarmaz herhalde. Bütün bu konaklama sırasında hatırladığım birkaç lezzet tereyağlı ve adaçaylı sosla hazırlanmış peynirli ravioli, birkaç peynir ve salam çeşidi. Onun dışında zeytinyağını ve sebzeleri bizim kadar başarılı kullanamadıklarına kani oldum. Ama tabi zevkler tartışılmaz.


Kaldığımız kasabaya yakın başka bir kasaba olan Voultournence'de "fontana" peynirinin üretildiğini öğrendim. Birkaç kişiyi de peşime takıp otobüsle gittik. Malesef imalatı göremedik. Sabah süt gelmeden gitmek gerekiyormuş sonra ziyaretçi kabul etmiyorlarmış. Ama yine de ilginç bir ziyaret oldu. Çünkü zamanından birkaç dakika önce geçen otobüs durağa 20m kala koşarken bizi gördüğü halde durmadı. Bir sonraki otobüs 2 buçuk saat sonraymış. Eh sayısal olarak pahalı tutmaz herhalde deyip taksiye davrandık. Ama yörede durak taksi yok. Otobüs duraklarında telefon tabelaları var. Bir kaçını aradık. Yemektelermiş! Otobüsle aynı saate geleceği için beklemek zorunda kaldık. Kasabayı "biraz daha" ayrıntılı gezdik. Siz siz olun İtalyanların öğlen keyfini hesaba katmadan sakın program yapmayın. Sonunda ölmedik ama memlekette edindiğimiz "tezcanlılığımız"ı epeyce törpüledik.

28 Şubat 2008 Perşembe

Varan 1: İtalyan Yemekleri mi? Yoksa İtalyan Erkekleri mi?


Hani aylar öncesinden planlanan tatiller vardır. İlk aklınıza geldiğinde 38 kişi kadar fikri beğenip katılma eğilimi gösterir ama son 3 günde 2 kişi hatta son gün bir başınıza kalırsınız ya bu öyle olmadı. Hergün artarak son hafta 4 kişinin daha katılımıyla 17 kişiye ulaştı ki bana göre serbest stil bir gezide Türkiye rekorudur:))


İstikamet Milano ileri! Alitalia'nın sabah 6 uçağı ile yolculuk edeceğiz. Harika bir durum çünkü saat 3 te havaalanına doğru yola çıktığımızda yollar boş, trafik yok. Ne tuhaf bir his oysa biz birgün önce İKEA'dan Çekmeköy sapağına - herhalde 500 m- 2.5 saatte dönmüşüz ve bacağımın kontrolünü kaybettiğim gibi artık seyirmeye başlamıştı.


Heyecanım dışında herşey yolunda. Sadece uçaktaki hizmetten şikayetçiyim. Servis ve muamele sıradan bir taşra otobüs firmasından bile beter. Üstelik uçuş personeli de erkek ve onlar da dağıtılan kekler kadar tatsız:)) (Sevgili Eşim duymasın ama sonra kayak hocaları İtalyan erkekleri konusundaki fikrimi değiştirdi:)


Milano'ya varış ve hemen Cervinia'ya hareket www.montecervino.it. 150 km otobüs yolculuğu ile 2500 metredeki otelimize yerleştik. Yol boyunca Alplerin manzarası alışılmadık. Kilometrelerce uzunluğunda dağ kütleleri ve karlarla kaplı. Deniz gibi. Bi onu biliyorum ya, ne görsem ona benzetiyorum!


Cervinia küçük bir kasaba. Anlaşılan yerleşik hayat yok. Pistlere yakınlığı nedeniyle sadece kayakçılar için gereken otel ve benzeri hizmetler var. Herşeyden bir tane desem yeridir. Bir market, bir kahve, bir pizacı...


Otelimiz ve oteldeki yemekler dışında bu küçük kasabadaki en güzel keşif La Semavor (semaver) adındaki cafe oldu. Harika pastalar ki sonra Roma'da bile benzerlerini görmedim, ev yapımı çikolatalar, nugalar, çaylar ve nefis sıcak çikolata. Ev havasında döşenmiş bu güzel yerin sahibi de karizmatik bir İtalyan idi. Her gören gibio da bizi Rusa benzetti. Kasabada bizim dışımızda bir kaç Türk daha vardı ama ağırlıkla İtalyan ve farkedilecek miktarda Rus vardı. Anlaşılan dilimiz ve giyim tarzımız ile Ruslar gibi doğulu olduğumuz fazlasıyla fark ediliyordu!


Çevreyi tanıdıktan sonra öğrenmek isteyenler için kayak okulu buldum. Kayak okulundaki hocalarla ilk karşılaşmamdan itibaren İtalyan erkekleri ile ilgili fikrim yeniden değişti:)) Hepsi yakışıklı, yanık tenli ve sportif. Sanki Beyaz Dizilerden fırlamış gibi. Acaba ben de başlasam mı, korkumu yenermiyim, hatta düşmek o kadar da kötü değilmiş galiba gibi heyecanlı düşüncelerle son güne kadar savaştım:)


Ama sıcak şarap ve şezlonglar daha cazip geldi. Ruhumun tembelliğine yenilip uzun uzuuun oturmanın tadını çıkarttım.



27 Şubat 2008 Çarşamba

Ruhla Beden Buluşması



Hani meşhur laf var ya? Beden varıyor ama ruh onu yakalayamıyor. Benim ki de o mesele. Benim bedenimin durmasından - yanlış anlaşılmasın tembellik degil ama km2 bazında yaşam alanından bahsediyorum- ruhum iyice tembelleşmiş. Beden yol aldı evine döndü ama ruhumun geri gelip yerine yerleşmesi, eh işte ancak. Bir de şu son 2 haftada 4 mevsim yaşanınca işler iyice karıştı. Ama sonunda, ta ta ta taaa! Buradayım.


Günlük hayatım düzene girdi. Önce ev toparlandı, sonra mutfak. Bu sıkıntılı anımda - her Türk gibi- garip bir de yemek icat ettim. Belki de yapanlar vardır ama ben yine de pek umutluyum. Şöyle ki:


Doğal mantardan korktuğumu ve kültür mantarı tükettiğimi söylemiştim. Hayatta yediğim en güzel mantar Asmalımescit'te Yakup'takilerdir. Bir türlü onlar gibi yapamıyorum. Ne yaparsam yapayım sulanıyorlar. Çok pişmesini ve suyunu kaybetmesini de istemiyorum. Nihayet çareyi buldum. Çok az zeytinyağında ve kızgın tavada mantarları bütün olarak çeviriyorum tam sulanmaya başladığı anda üstlerine 2-3 kaşık nişasta serpiyorum. Ateş hala harlı. Nişastalar anında suyu topluyor ve harlı ateşte kavurmaya devam ettikçe aynı muhallebinin dibinin tutması gibi tutmaya ve kızarmaya başlıyorlar. İşte tam bu sırada ister biraz soya sosu, ister zevke göre baharat ilavesi. İşte benim usül mantar. Dışı çıtır çıtır, içi sulu ve az pişmiş... Aynı kuzu ciğeri gibi. Buna ciğer mantar mı desek acaba?


Denerseniz yorumlarınızı bekliyorum. İtalya gezisiyle ilgili günlük notlarım da en kısa zamanda geliyor.


16 Şubat 2008 Cumartesi

Tatil Bitti!


Geçen bahar leyleği havada görmedim ama nihayet yıllar sonra değişik bir tatil yapma fırsatı yaratabildik. Bir grup arkadaşın peşine takıldık ve İtalya'ya gittik. Bu mevsim delilik gibi geldi ve bütün endişelerim beynime üşüştü. Umarım yolculuğa çıkarken kimse benim kadar endişelenmiyordur. Hava, su ve yol durumu, uçak, yükseklik, vs derken tüm endişelerim yerini olumlu tecrübelerle doldurdu ve beni mahcup etti.


Bende 26 Ocak fobisi var. 2005 yılının 26 Ocağında adada yaşadığımız fırtına tecrübesi ve sonraki yıllarda aynı tarihlerde yaşanan benzer fırtınalar nedeniyle hareket tarihimizin 26 Ocak olduğunu öğrendiğim Aralık sonundan itibaren benim de içimde fırtınalar koptu! Üstüne üstlük Cemal Saydam gruba bir de o hafta için kötü hava uyarısı yapınca bende ipler koptu. Ama ilahi bir güçle mevcut hava değişti. Üstelik grup sayısı 17'ye ulaşınca kendimi hoppala şeklinde uçakta buldum.


Önce Milano'ya uçtuk. Oradan 2 saat süren otobüs yolculuğu ile Cervinia'ya ulaştık. Cervinia, Aosta Vadisinde, 2000 m yükseklikte bir küçük kasaba. Grubun niyeti kaymak, ben aklımdan bile geçirmiyorum. Zaten deniz seviyesine alışık bir insan için soğuk ve yükseklikle nasıl baş edeceğimi düşünüyorum. Kaldığımız otel 2000 m'de ama gezilesi yerler 3500 m'ye kadar çıkıyor. Bu güzel yerde bir haftamızı geçirdik. Bizim oğlan kaymayı öğrendi biz de kayanları seyretmekle ve manzaranın keyfini çıkartmakla yetindik.


Yüksek dağları tarif ederken Dünyanın çatısısı tarifinin neden kullanıldığını şimdi anladım. Karlı dağlar o kadar büyük kütleler halinde, uçsuz bucaksız sıralanıyorki sanki çatılara üstten bakmak gibi. Altlarında sıcaklık ve can hayal edip onları canlandırmak gerekiyor. Yükseklikle aram iyi olmadığı halde manzaranın cazibesi karşısında kendi sınırlarımı aştığımı söyleyebilirim.


Çayı özledik, kahveye alıştık. Akşamları keyifi sohbetler, bol İtalyan yemekleri ve oyunlarla geçti. Bir haftanın sonunda grup yuvaya döndü ama biz bir daha böyle bir fırsatı ne zaman yaratırız diye düşünüp oradan Roma'ya gittik.


Roma'da 5 gece kaldık. Bütçe sınırlı idi. Kalınacak yer konusunda sınırlı seçeneğimiz vardı. Biz orada yaşayan bir arkadaşımızın tavsiyesi üzerine bir kilise okulunun misafirhanesinde kaldık. Merkezde değil ama ulaşımı çok kolay bir yer (tavsiye edilir, istek üzerine detaylı bilgi verilir:)


Bizim için esas tatil burada başladı. Çocukluğumun İstanbul'u ile buluştum. Aslında anlatacak o kadar çok ayrıntı var ki ama onları başka bir sefere saklayacağım. Şu anda kısaca söyleyebileceğim en önemli şey o kadar çok yürüdük ki (günde 6-7 saat) her sabah yeni bir çorap giymek zorunda kaldım çünkü akşam ayakkabımı çıkardığımda çorabımın burnunu delik buluyordum:)


Şimdilik hoş bulduk diyorum.


Gezmenin en güzel tarafı evini özlemektir!


23 Ocak 2008 Çarşamba

Kısa Bir Mola


Oğlumla birlikte ben de tatile giriyorum. İyice tembellik etmeyi planlıyorum. Tüm çocuklara mutlu bir karne ve sıcak bir tatil diliyorum.

21 Ocak 2008 Pazartesi

Sürünüyorum!


Bitiremedim! İtiraf ediyorum bitiremedim. Tezim sürü(nü)yor. Bir heyecan oğlumla birlikte okula başlayıp büyük keyifle örgün kısmını bitirdiğim yüksek lisans programının tez aşamasında süründüğümü sağır sultan bile duymuştu herhalde. Nihayet büyük kısmını teslim ettim. Ama doğal olarak! eksiklerim çıktı ve yine uzadı. Konum yiyecek turizmi ve tabiki Bozcaada. En sevdiğim konuda bu kadar yavaş yol almış olmak canımı sıkıyor. İnadım inat devam ediyoruz bakalım. En büyük sorunum artan boyun ve bel ağrılarım, bir de ekran ve buzdolabı ışığı arasında kalan hayatım. Çalıştıkça yiyiyor, yedikçe çalışıyorum. Tartılara bakmıyorum. Allahtan önümüz bahar, ona güveniyorum. Şöyle yiyerek zayıflatan mucize bir rejim varsa yardımlarınızı bekliyorum:))

***

Bugün ne yesek sorusu ile dolaba bir baktım ki iyice boşalmış. Doğruca buzluğuna müracaat ve de fasulye piyazı yapmaca. Aslında ben şöyle oğlumun yetiştirdiği (bedelini fazlasıyla ödediğimiz , YTL bazında:) yazdan kalan domateslerimizle sıcak bir zeytinyağlı yapmak arzusundaydım amma, oğlum piyaz isteyince iş değişti. Şimdi akşama pırasalı piyaz yiyeceğiz. Oğlum neredeyse hiç pişmiş sebze yemiyor, ben de hepsini salata şekline sokuyorum, bu duruma babası da çok seviniyor. Eh ben de idare ediyorum. Pırasayı da bolca ve çiğ olarak tüketiyoruz üstelik soğan kadar kuvvetli de kokmuyor.


Piyazı yaparken kullandığım fasulye ise Çanakkale'ye has bir durum sanırım. Başka yerlerde de var mı? açıkcası bilmiyorum. Çanakkale'de Eylül sonundan itibaren havalara bağlı olarak içlenmiş yeşil fasulyeler kurutulmak için ayıklanıyor. Ancak bu içler kurumadan yaş olarak da satılıyor. Hatta bu iş o kadar yaygın ki pazarda birçok tezgahta taze iç fasulye bulmak mümkün. Mevsiminde hemen pişirip yemek inanılmaz bir lezzet, barbunya ile yarışır. Ben bolca alıp buzluğa da atıyorum. Artık hiç kuru fasulye almıyorum.

12 Ocak 2008 Cumartesi

Karnıbahar, kokan bahar...


Kış mevsiminde en sevdiğim sebze karnıbahardır. Bembeyaz haşlanır ve çiçeklerinin her biri küçük beyaz ağaçcıklarmış gibi gelir bana. Bir kök karnıbahar kocaman bir orman gibidir hatta kar yağmış bir orman. Hayal ürünü mini bir dünya.
Etseverlerden olmama rağmen haşlanmış ve henüzcakken zeytinyağı ve limon ile harmanlanmış ve de hemencecik tüketilmiş karnıbahar en az et yemiş kadar mutlu eder beni.


Anlaşılacağı gibi bugün yemekte karnıbahar vardı. Tencereyeğmayansmını hemen oracıkta öylece çiğ olarak kemirdim. En "kötü" huyum bu tip artıklarla çimlenmektir. Uzun zamandır kullandığım (hesaplamaya çalışınca anladım ki 18 yıl olmuş!:) çelik tencereme karnıbaharımı yıkayıp, parçalayıp yarım çay bardağı su ile koydum. Ocağın kahve gözünde önce buharı çıkıncaya kadar harlı ateşte sonra en kısıkta pişirdim. Bütün evi kokusu sardı. Karnıbahar kokusu tuhaf birşeydir. Mazoistce mutlu eder insanı. Nasıl olsa baş etmek imkansızdır. Bırak koksun!

Yemeklerin kokusu; ateşin, sıcaklığın, tokluğun, açlığın, mutluluğun , hasretin çağrışımlarını taşır bana.

Şu ebe sobe işine ben de bulaşayım bakayım. Ama şimdilik sadece Ekmekçikızı ebeleyeceğim. Nasılsa o kuvvetli halka biliyorum.

Sorum şu: YEMEKLERİN KOKUSU SİZE NEYİ ANIMSATIYOR

Karnıbahardan nerelere geldim ama olsun. Şu anda bol aromalı taze zeytinyağı ve limonla harmanlanmış karnıbahar ve ben pek mutluyuz. Darısı başınıza:))

1 Ocak 2008 Salı

Masalardan Fal Tuttum.


Dünden bugüne bir yıl geçti. Akşam PTT durumu gayet keyifli idi. Sağlıklı bir uyku ve zamanında uyanış. Ailecek yürüyüş ve Şakir'in yerine varış. Yolda Babalık'tan hain peynirli ve kıymalı börekleri almak da cabası. Şakir'in Yeri, Çanakkale'nin bilinen bir çayhanesi. Boğazın tam kenarında dışarıda veya camekanda oturma şansı olan bir yer. Hava içeride oturmalık. Paketlerimizle cam kenarında bir yer bulup yerleşiyoruz. Bizim gibi erkencilerin sayısı az değil. Garson meşgul. Masamız kırıntı dolu. Cebimden ıslak mendili çıkartıp gerekli hazırlığı yapıyorum, nedense. Gazete, dergi, çay ve deniz manzarası. Bu yılın ilk yunusları da bizi selamlıyor. Onları görmek hayalci yanımı destekliyor ve mutlu oluyorum.

Yan masaya "Gazetemizden" tanıdık biri ve ailesi yerleşiyor. Selamlaşıyoruz. O bizi tanımasa da tanınmaya alışmış elbette. Belli ki İstanbul'a doğru yola çıkacaklar, acele içinde kahvaltılarını edip kalkıyorlar.

Şimdi masadan fal tutma zamanı.

Masada kahvaltı tabakları önceden toplanmış. Geriye çay fincanları kalmış. Bir tanesinin kenarında birbirine paralel, gayet düzgün kağıdı açılmamış kesme şekerler ve kullanılmış kağıt mendil katlanıp yerleştirilmiş. Bir tanesinde bardak ve çay kaşığı içildiği gibi bırakılmış. Islak mendil epeyce hırpalanmış ve özensizce yanına bırakılmış. Bir tanesinde bardak ve tabak buluşmamış, birden fazla kullanıllmış kağıt mendil dağınık bir şekilde etrafında bırakılmış. Bolca kırıntı.

Bizim de kalkma zamanımız geldiğinde masamızı topladım, sildim süpürdüm. Bakarsınız bizi de izleyen başka bir çift göz vardır da falıma bakmaya kalkar.

Bana masanı göster sana kim olduğunu söyleyeyim:)))