28 Şubat 2008 Perşembe

Varan 1: İtalyan Yemekleri mi? Yoksa İtalyan Erkekleri mi?


Hani aylar öncesinden planlanan tatiller vardır. İlk aklınıza geldiğinde 38 kişi kadar fikri beğenip katılma eğilimi gösterir ama son 3 günde 2 kişi hatta son gün bir başınıza kalırsınız ya bu öyle olmadı. Hergün artarak son hafta 4 kişinin daha katılımıyla 17 kişiye ulaştı ki bana göre serbest stil bir gezide Türkiye rekorudur:))


İstikamet Milano ileri! Alitalia'nın sabah 6 uçağı ile yolculuk edeceğiz. Harika bir durum çünkü saat 3 te havaalanına doğru yola çıktığımızda yollar boş, trafik yok. Ne tuhaf bir his oysa biz birgün önce İKEA'dan Çekmeköy sapağına - herhalde 500 m- 2.5 saatte dönmüşüz ve bacağımın kontrolünü kaybettiğim gibi artık seyirmeye başlamıştı.


Heyecanım dışında herşey yolunda. Sadece uçaktaki hizmetten şikayetçiyim. Servis ve muamele sıradan bir taşra otobüs firmasından bile beter. Üstelik uçuş personeli de erkek ve onlar da dağıtılan kekler kadar tatsız:)) (Sevgili Eşim duymasın ama sonra kayak hocaları İtalyan erkekleri konusundaki fikrimi değiştirdi:)


Milano'ya varış ve hemen Cervinia'ya hareket www.montecervino.it. 150 km otobüs yolculuğu ile 2500 metredeki otelimize yerleştik. Yol boyunca Alplerin manzarası alışılmadık. Kilometrelerce uzunluğunda dağ kütleleri ve karlarla kaplı. Deniz gibi. Bi onu biliyorum ya, ne görsem ona benzetiyorum!


Cervinia küçük bir kasaba. Anlaşılan yerleşik hayat yok. Pistlere yakınlığı nedeniyle sadece kayakçılar için gereken otel ve benzeri hizmetler var. Herşeyden bir tane desem yeridir. Bir market, bir kahve, bir pizacı...


Otelimiz ve oteldeki yemekler dışında bu küçük kasabadaki en güzel keşif La Semavor (semaver) adındaki cafe oldu. Harika pastalar ki sonra Roma'da bile benzerlerini görmedim, ev yapımı çikolatalar, nugalar, çaylar ve nefis sıcak çikolata. Ev havasında döşenmiş bu güzel yerin sahibi de karizmatik bir İtalyan idi. Her gören gibio da bizi Rusa benzetti. Kasabada bizim dışımızda bir kaç Türk daha vardı ama ağırlıkla İtalyan ve farkedilecek miktarda Rus vardı. Anlaşılan dilimiz ve giyim tarzımız ile Ruslar gibi doğulu olduğumuz fazlasıyla fark ediliyordu!


Çevreyi tanıdıktan sonra öğrenmek isteyenler için kayak okulu buldum. Kayak okulundaki hocalarla ilk karşılaşmamdan itibaren İtalyan erkekleri ile ilgili fikrim yeniden değişti:)) Hepsi yakışıklı, yanık tenli ve sportif. Sanki Beyaz Dizilerden fırlamış gibi. Acaba ben de başlasam mı, korkumu yenermiyim, hatta düşmek o kadar da kötü değilmiş galiba gibi heyecanlı düşüncelerle son güne kadar savaştım:)


Ama sıcak şarap ve şezlonglar daha cazip geldi. Ruhumun tembelliğine yenilip uzun uzuuun oturmanın tadını çıkarttım.



27 Şubat 2008 Çarşamba

Ruhla Beden Buluşması



Hani meşhur laf var ya? Beden varıyor ama ruh onu yakalayamıyor. Benim ki de o mesele. Benim bedenimin durmasından - yanlış anlaşılmasın tembellik degil ama km2 bazında yaşam alanından bahsediyorum- ruhum iyice tembelleşmiş. Beden yol aldı evine döndü ama ruhumun geri gelip yerine yerleşmesi, eh işte ancak. Bir de şu son 2 haftada 4 mevsim yaşanınca işler iyice karıştı. Ama sonunda, ta ta ta taaa! Buradayım.


Günlük hayatım düzene girdi. Önce ev toparlandı, sonra mutfak. Bu sıkıntılı anımda - her Türk gibi- garip bir de yemek icat ettim. Belki de yapanlar vardır ama ben yine de pek umutluyum. Şöyle ki:


Doğal mantardan korktuğumu ve kültür mantarı tükettiğimi söylemiştim. Hayatta yediğim en güzel mantar Asmalımescit'te Yakup'takilerdir. Bir türlü onlar gibi yapamıyorum. Ne yaparsam yapayım sulanıyorlar. Çok pişmesini ve suyunu kaybetmesini de istemiyorum. Nihayet çareyi buldum. Çok az zeytinyağında ve kızgın tavada mantarları bütün olarak çeviriyorum tam sulanmaya başladığı anda üstlerine 2-3 kaşık nişasta serpiyorum. Ateş hala harlı. Nişastalar anında suyu topluyor ve harlı ateşte kavurmaya devam ettikçe aynı muhallebinin dibinin tutması gibi tutmaya ve kızarmaya başlıyorlar. İşte tam bu sırada ister biraz soya sosu, ister zevke göre baharat ilavesi. İşte benim usül mantar. Dışı çıtır çıtır, içi sulu ve az pişmiş... Aynı kuzu ciğeri gibi. Buna ciğer mantar mı desek acaba?


Denerseniz yorumlarınızı bekliyorum. İtalya gezisiyle ilgili günlük notlarım da en kısa zamanda geliyor.


16 Şubat 2008 Cumartesi

Tatil Bitti!


Geçen bahar leyleği havada görmedim ama nihayet yıllar sonra değişik bir tatil yapma fırsatı yaratabildik. Bir grup arkadaşın peşine takıldık ve İtalya'ya gittik. Bu mevsim delilik gibi geldi ve bütün endişelerim beynime üşüştü. Umarım yolculuğa çıkarken kimse benim kadar endişelenmiyordur. Hava, su ve yol durumu, uçak, yükseklik, vs derken tüm endişelerim yerini olumlu tecrübelerle doldurdu ve beni mahcup etti.


Bende 26 Ocak fobisi var. 2005 yılının 26 Ocağında adada yaşadığımız fırtına tecrübesi ve sonraki yıllarda aynı tarihlerde yaşanan benzer fırtınalar nedeniyle hareket tarihimizin 26 Ocak olduğunu öğrendiğim Aralık sonundan itibaren benim de içimde fırtınalar koptu! Üstüne üstlük Cemal Saydam gruba bir de o hafta için kötü hava uyarısı yapınca bende ipler koptu. Ama ilahi bir güçle mevcut hava değişti. Üstelik grup sayısı 17'ye ulaşınca kendimi hoppala şeklinde uçakta buldum.


Önce Milano'ya uçtuk. Oradan 2 saat süren otobüs yolculuğu ile Cervinia'ya ulaştık. Cervinia, Aosta Vadisinde, 2000 m yükseklikte bir küçük kasaba. Grubun niyeti kaymak, ben aklımdan bile geçirmiyorum. Zaten deniz seviyesine alışık bir insan için soğuk ve yükseklikle nasıl baş edeceğimi düşünüyorum. Kaldığımız otel 2000 m'de ama gezilesi yerler 3500 m'ye kadar çıkıyor. Bu güzel yerde bir haftamızı geçirdik. Bizim oğlan kaymayı öğrendi biz de kayanları seyretmekle ve manzaranın keyfini çıkartmakla yetindik.


Yüksek dağları tarif ederken Dünyanın çatısısı tarifinin neden kullanıldığını şimdi anladım. Karlı dağlar o kadar büyük kütleler halinde, uçsuz bucaksız sıralanıyorki sanki çatılara üstten bakmak gibi. Altlarında sıcaklık ve can hayal edip onları canlandırmak gerekiyor. Yükseklikle aram iyi olmadığı halde manzaranın cazibesi karşısında kendi sınırlarımı aştığımı söyleyebilirim.


Çayı özledik, kahveye alıştık. Akşamları keyifi sohbetler, bol İtalyan yemekleri ve oyunlarla geçti. Bir haftanın sonunda grup yuvaya döndü ama biz bir daha böyle bir fırsatı ne zaman yaratırız diye düşünüp oradan Roma'ya gittik.


Roma'da 5 gece kaldık. Bütçe sınırlı idi. Kalınacak yer konusunda sınırlı seçeneğimiz vardı. Biz orada yaşayan bir arkadaşımızın tavsiyesi üzerine bir kilise okulunun misafirhanesinde kaldık. Merkezde değil ama ulaşımı çok kolay bir yer (tavsiye edilir, istek üzerine detaylı bilgi verilir:)


Bizim için esas tatil burada başladı. Çocukluğumun İstanbul'u ile buluştum. Aslında anlatacak o kadar çok ayrıntı var ki ama onları başka bir sefere saklayacağım. Şu anda kısaca söyleyebileceğim en önemli şey o kadar çok yürüdük ki (günde 6-7 saat) her sabah yeni bir çorap giymek zorunda kaldım çünkü akşam ayakkabımı çıkardığımda çorabımın burnunu delik buluyordum:)


Şimdilik hoş bulduk diyorum.


Gezmenin en güzel tarafı evini özlemektir!