3 Mart 2008 Pazartesi

Varan 3: Çayı Özledim, Kahveye Alıştım!


Kaldığımız otelde garsonların şaşkın bakışları arasında porselen çaydanlıklara akrobasi hareketleri yaptırarak çay demlemeye çalıştık. Ama hem çay alıştığımız gibi değil hem de poşet ve iyi sonuç alamadık. Biz de bunun üzerine kahvenin tadını çıkartmaya çalıştık. Eh maya tuttu. Hala kahve içiyoruz ama sabahları değil elbette!

Mevsimin ilk ve sanırım son karını burada gördük (döndükten sonra İstanbul'a yağan kar Çanakkale'ye yağmadı). Kuru ve rüzgarsız havada yağarken adeta gökten sim dökülüyor gibiydi. Özellikle gece çıktığımız yürüyüşte. Daha önce bu kadar güzel kar yağdığını hiç görmemiştim. Bunları resmetme şansı yok diye hafızama iyice kazımaya çalıştım, daha pek çok şey gibi. Ne kötü değil mi? Tatillerde bu dijital makineler çıkalı sayısız poz çekiliyor ama itiraf edin hangimiz hangi sıklıkta bakıyoruz? Bu nedenle ben hala gözlerime ve hafızama inanıyorum.

Artık Roma vakti yaklaşıyor. Yola çıkmadan önce DK Roma Kitabını hatim ettim. Haritalar, yapılacaklar, günlük programlar ve tabi ki pazarlar.

Roma yolculuğumuza Milano'dan hızlı trenle başladık. Hızlı trenin biletlerine ve programlarına internetten ulaşmak mümkün http://www.trenitalia.com/. İşlemlerimizi kredi kartı ile hallettim. Sorun çıkmaması tesadüf mü bilemem. Milano Roma arası 4.5 saat sürdü. Bu sırada tren sadece 2 yerde ve çok kısa durdu. Yemek vagonu da olan yeterli konfora sahip trenle yolculuk çok keyifliydi. En azından kuzeyden güneye gittikçe değişen iklim ve çoğrafyayı izleme şansımız oldu. Bu arada çok uzun sayısız tünelden geçtik. Bazı tüneller hızlı trenle bile 5-6 dakika sürüyordu. Anlaşılan yolu bunlar kısaltmış.

Roma'da bizi büyük bir süpriz karşıladı. Hava 15 C idi. Eksi 15'den sonra harika geldi. Güneşliydi ve papatyalar açmıştı. Dışarıda yetişen bitki ve ağaçlara bakınca burada kar yağmadığı, don olmadığı ve bizim güney sahillerimiz gibi ılıman bir iklimi olduğu belliydi. Harika sahil çamları, kaktüsler, begonviller ve palmiyeler akdeniz iklimine vardığımızın müjdecisi oldular.
İstasyondan bir taksi ile kalacağımız yer olan Monte Verde mahallesindeki kilisenin konuk evine gittik. Bizi karşılayanlar İngilizce bilmiyordu ama ne burada ne de sonrasında karşılaştığımız insanlarla iletişimde hiç dil problemi yaşamadık. Hatta ben İngilizceden vazgeçip Türkçe konuşmaya başladım ve bir süre sonra sanki karşımdaki bana Türkçe cevap veriyormuş gibi hissetmeye başladım. Vücut dillerimiz o kadar çok birbirine benziyor ki henüz konuşmayı öğrenmemiş bir çocukla annesi gibi konuştuk hatta bazan sohbet ettik. Hala inanılmaz geliyor:))

Konaklama için birkaç otel araştırmıştım ama açıkcası kalınabilecek gibi olan yerlerin fiyatları bütçemizi aşıyordu. Kişi başı kahvaltılı 100 Avro gibi. Daha ucuz yerler var ama onların ısıtma problemi olabilir diye bizi uyardılar. Bu nedenle bir arkadaşımızın tavsiyesi üzerine bu konukevinde kaldık. Son derece sıradan bir oda ve kahvaltı ama son derece temiz ve güvenli. Bizim için sorun olmasa da tek sorun akşam 11'den önce dönmenizi istemeleri. Biz zaten günde 6-7 saat yürümekten o kadar yoruluyorduk ki daha geç dönme ihtimalini düşünemiyorum. Eh, çocuklu bir aile olunca gece hayatına akacak halimiz de yoktu zaten:)

Kaldığımız yerin en iyi yanı 5-10 dakikalık bir tramvay yolculuğu ile merkeze ulaşılabiliyor olması. Biraz Bağdat Caddesi havasında, ulaşımı kolay, çarşısı olan ve daha yeni gözüken bir mahalle. Rezervasyonumuzu faks ile yaptık. 3 kişilik oda için 105 Avro ödedik, kahvaltı dahil. İletişim bilgilerini saklıyorum. Merkezde sıradan bir yerde kalmaktansa burayı tavsiye ederim.

Şimdi kendimizi sokaklara vurma, yürüme ve çorap delme zamanı geldi. Hala şikayetçiyim, bi tane sağlam çorabım kalmadı:))

1 Mart 2008 Cumartesi

Varan 2: İtalyanlar Laz midur? Yoksa Lazlar İtalyan midur?


Bu soru yemeklerde bolca kullanılan mısır ununu görünce aklıma takıldı. Haksız mıyım yani?


İrice çekilmiş mısır ununa "polenta" deniyor. Bu un ile lapa, köfte ve kıtırlar yapıyorlar. Dönünce ben de denedim. Paketlenmiş mısır unları bu iş için çok ince ama aktarda daha iri çekilmiş açık mısır unu buldum. İri derken bir çeşit kepekli un görünümünde. Tuz ve sıvıyağ katılmış 2 ölçü suya kaynama başlayınca 1 ölçü mısır unu ilave edip sürekli karıştırıyorsunuz. Bu arada altını kısmak lazım ama kapatmayın. İyice suyunu çekip hamur kıvamına gelmeye başlayınca içine 1-2 kaşık tereyağı katıp yine karıştırın. Bu karışımın suyuna kaynamadan çeşitli baharatlar eklemeniz de mümkün, zevke göre. Ben tuz dışında sadece karabiber ekledim. Sonra bu hamuru köfte gibi toplar haline getirip ızgara yapabilirsiniz yada sıcak sıcak püre gibi yemeklerinizin yanına ekleyebilirsiniz. Ben püre haline bayıldım (lapa demeye dilim varmadı). Yaptığım mantar sotenin yanında harika oldu. Tavsiye ederim.


(Çok fazla mısır tüketmenin boy uzamasına engel olduğunu okumuştum. Ama herhalde tek tip beslenme içindir diye düşünüyorum.)


Genel olarak İtalyan yemeklerinde beklediğimi bulamadığımı söylemem gerek. Bizim mutfağımız hele hele Antep, Antakya mutfağının doyuruculuğu ile boy ölçüşemez diye iddialı konuşsam kimse kavga çıkarmaz herhalde. Bütün bu konaklama sırasında hatırladığım birkaç lezzet tereyağlı ve adaçaylı sosla hazırlanmış peynirli ravioli, birkaç peynir ve salam çeşidi. Onun dışında zeytinyağını ve sebzeleri bizim kadar başarılı kullanamadıklarına kani oldum. Ama tabi zevkler tartışılmaz.


Kaldığımız kasabaya yakın başka bir kasaba olan Voultournence'de "fontana" peynirinin üretildiğini öğrendim. Birkaç kişiyi de peşime takıp otobüsle gittik. Malesef imalatı göremedik. Sabah süt gelmeden gitmek gerekiyormuş sonra ziyaretçi kabul etmiyorlarmış. Ama yine de ilginç bir ziyaret oldu. Çünkü zamanından birkaç dakika önce geçen otobüs durağa 20m kala koşarken bizi gördüğü halde durmadı. Bir sonraki otobüs 2 buçuk saat sonraymış. Eh sayısal olarak pahalı tutmaz herhalde deyip taksiye davrandık. Ama yörede durak taksi yok. Otobüs duraklarında telefon tabelaları var. Bir kaçını aradık. Yemektelermiş! Otobüsle aynı saate geleceği için beklemek zorunda kaldık. Kasabayı "biraz daha" ayrıntılı gezdik. Siz siz olun İtalyanların öğlen keyfini hesaba katmadan sakın program yapmayın. Sonunda ölmedik ama memlekette edindiğimiz "tezcanlılığımız"ı epeyce törpüledik.