29 Nisan 2008 Salı

Bir Domates Hikayesi (Bozcaada bağHANE)

Şimdi tam zamanı. Yeterince nemli toprak sürülür, çapalanır, yalaklar açılır ve dikime hazır hale getirilir. Geçen sene bu vakitler diktiğimiz pereseler ancak temmuz sonunda ürün vermeye başlamıştı. Havalar iyi gidince, kurak ve aşırı sıcak geçen yaza rağmen, oğlumun özenli bakımıyla hayatta kalmayı başaran domatesler kasım sonuna kadar domates vermişti.

Son mahsulü iki kasaya doldurup İstanbul'da yaşayan bir arkadaşamıza yollamıştık. Domates yediklerini anlamışlar. Eh, biz hep yiyoruz. Yiyi yiyi veriyoz. Malum, Çanakkale Domatesi, hele hele Kösedere Domatesi pek meşhur. Bir de pembe domatesler:)) Masal gibi.

Aynı arkadaşlarımız bu sene bahçeli bir eve taşındılar. Çok hevesliler. Bizden aylar öncesinden perese istediler. Bu hafta aldık, gönderdik. Kösedere, pembe, patlıcan, kabak ve biber. Pek sevinmişler. Uğraşıp didinip diki diki vermişler. O kadar mutlu olmuş ki oğlu telefon ettiğinde uzun uzun ona da anlatmış. Oğlan ne dese beğenirsiniz: "Domatesleri topladın mı?".

Hayal kurmuyoruz, emek vermiyoruz, özenmiyoruz, sabretmiyoruz ve bilmiyoruz!

Hadi biz öğrendiklerimizi unutuyoruz ama onlar bilmiyorlar bile.

Şimdi o evde de hayal kurulacak, emek verilecek, sabredilecek ve öğrenilecek.

Bozcaada'dan aldım bir tane İstanbul'da oldu bin tane:))

20 Nisan 2008 Pazar

Baharın Kokusu


Çalışıyorum. Bilgisayar ekranı ve ben. Odamın penceresi açık, sonunda! Herşeye rağmen, inadına ikinci kata kadar uzayan hanımeli, camdan içeri, meraklı gözlerle, bana bakıyor. Elini kolunu sallayıp, dikkatimi dağıtmaya çalışıyor. Nihayet başardı. Kokusunu bana gönderdi ve göz göze geldik.
Evet, artık bahar geldi. Bugün ilk defa bahar koktu hem de evimin içinde. Bu koku türlü çağrışımlar yaptı. Herşeye yeniden başlamak, sil baştan yaşamak ve tazelenmek. İşte bu, sadece bu! Nice baharlara.

15 Nisan 2008 Salı

Biraz da gülelim! Tamamen gerçek!


Bu nedir?

Yorumlarınızı ve cevaplarınızı beklemek isterdim ama dayanabileceğimi sanmıyorum.

Buradaki annemin uzun seyahatler öncesi, evi korumaya yönelik hazırladığı bir tuzak.

Hırsız kapıyı açacak, merdiven ve üzerindeki havan yere düşecek, büyük gürültü ve hatta yer sarsıntısı oluşacak, alt kattaki komşu ne oluyor diye koşacak, hırsız kaçacak.

İşte size bedava bir korunma yöntemi:))

10 Nisan 2008 Perşembe

Varan Son: Roma ve Araya Acılı Ezme



Blog yazmayalı çok zaman oldu. Neye göre çok demek lazım? Belli bir ritimde yazmaya alışınca ritim değişikliğine göre çok zaman demeli.


Araya acılı ezme girdi. Beni günlük hayattan uzaklaştıran ama şimdi üstesinden gelinen bir kaç acılı ezme ile ritmim bozuldu. Ama bitti, en azından şimdilik:))


Şimdi güzel şeylerden bahsetme zamanıdır.


Roma'da 6 gün geçirdik. Gitmeden harita üzerinden günlük plan hazırlamıştım. Epey işe yaradı. Roma'nın en güzel yanı, şehrin eski olması ve ayrıntılı haritalarının bulunması. Yürüyerek gezmek için uygun, düz bir şehir olması

Mimar bir arkadaşım bir kitaptan bahsetmişti. Şehirleri algılamanın üç hızı varmış. Biri yürüyerek, biri bisikletle ve biri de arabayla. Biz Roma'yı yürüme hızıyla algıladık. Epey ayrıntılı oldu diyebilirim.

Böylesine eski ve güzel korunmuş bir şehri ayrıntılı anlatmak mümkün değil ama aklımda kalanları kısa notlar halinde belirtmekte fayda var. Tarihi bilgilerin alası kitaplarda var nasılsa.

-Büyük bir şehire geldiğimizi dilencilerinden ve delilerinden anladık. Çeşit çeşit dilenme yöntemi var. Sakat, sanatçı veya hayvansever. Delileri ise temiz ve bakımlı.

-Sokaklarda yoğun bir orta sınıf var. Bakımlı saçlar, özenli giysiler, makyaj ve temiz kokular.

- Musluk suyu oldukça sert. Saçlarımız alışamadı. Ama geç kirlendi.

- Toplu taşıma araçlarında gençler yaşlılara yer veriyor. Bu beklemediğim bir şeydi. Diğer avrupa ülkelerinde yaşlıları kızdırdığını biliyorum. Ama burada sadece birkaç yaş küçüğü bile kendinden büyüğe yer veriyor.

-İşportacılar var. Özellikle yağmur başladığında yüzlerce şemsiye satıcısı türüyor. Satıcıların çoğu göçmen. Yağmur başlayınca bir anda herkes rengarenk ve ucuz çin malı şemsiyelerini açıyor. Eski ve koyu renkli şehrin yüzü değişiyor.

- Kestane kebap satıcısı var. Trende akerdeonlu bir kadın müzikle dileniyordu. Şehrin en merkezi yerinde evsiz ve kapı içlerinde uyuyan insanlar vardı.

-Otomatik satış yapan otobüs bileti makinalarına güvenmemeyi öğrendik. Çoğu problemli. İkinci gün cebimizde bolca biletle yola çıktık.

-Köşebaşlarında neredeyse hiç kapanmayan "bar"lar bizim büfeler ayarı. Hepsi bilet satıyor.
- Evlerin çatılarındaki yüzlerce eski anten var. Karikatür gibi.

- Gitmeden, görülecek semt pazarlarının listesi yapmıştım. Ama benim için bir hayal kırıklığı oldu. Çünkü çoğu çok küçüktü hatta kimi sadece bir tezgahtan oluşuyordu. Sadece sebze çorbası için hazırlanmış ve doğranmış olarak satılan karışık otlar çarpıcıydı.

-Pazar günü kurulan bit pazarı (Porta Portese) bizim Salı pazarı ayarında. Tam gün harcanabilir. 1 Avro'luk giysilerin etrafında tombul ve süslü kadınları, eski kitap ve plakların etrafında ise kır saçlı, çökük yalnız adamları görmek beni şaşırtmadı:)

- Bu pazarda Çin malı kadar Peru'dan gelen ürünler de bulunuyor.
- Tanrıların mabedi sayılan Pantheon'un bulunduğu meydanda tapınağın giriş kapısının karşısındaki işletmenin McDonalds olması tanrıların savaşının güzel bir örneğiydi.

- Gezdiğim en güzel dükkan yine Pantheon yakınında harika ebrularla bezeli kağıt ürünleri satan bir aile işletmesiydi. "Il Papiro". Kendi kağıtlarını ve tasarımlarını yapıyor.

- Yeni ve modern bir kitapçıda (Farinelli) mola verdik. Tuvaleti berbattı. Daha temiz olmamıza şaşırdım.

- Ulaşım son derece kolay ve belli saat içinde sadece 1 Avro ile bir baştan bir başa gitme şansı var.

- Ucuz yemek yok. En ucuzu, kaldığımız yere yakın bir indirim marketten (Todis Discount) aldıklarımız idi.

- Öğle tatillerine hala alışamadık.

- Cafe Greco'da sevgili eşimin anılarını tazeledik. Sıcak çikolata içtik.
- Sadece meraktan "lupini" adında, Türkçe karşılığını bulamadığımız bir fasulye içi aldık.
- Hiç yankesici görmedik. Suç işleyen biriyle karşılaşmadık ama yine de çantamızı boynumuza taktık:)

Bütün yollar Roma'dan geçer mi?