2 Haziran 2008 Pazartesi

Edirne mi Hedirne mi?

Edirne'ye ilk gidişim ailemle yine bir haftasonu gezisiydi. İlkokuldaydım. Uykusuz bir sabahla başlayan günübirlik bir geziydi. Sanıyorum babamın işyeri düzenlemişti. 70'lerin otobüsleriyle, İstanbul'dan kötü ve bugünkünden uzun bir yolda, fena halde otobüs tutmuştu, sefil bir yolculuktu, benim için tabi. Anne babamın anılarında kalan Edirne'nin böyle olmadığına eminim.
İkinci ziyaretim ise ilk ziyaretten yıllar sonra, 2 sene önce olmuştu. İstanbul'dan arkadaşlarımızla orada buluşmuştuk.

Bu üçüncü ziyaretim ise Bozcaada Derneği ile birlikte oldu. Bozcaada Derneğinin düzenlediği gezi sayesinde kendimizi Bozcaadalılarla birlikte Edirne yollarında bulduk. Keşan'dan sonra Trakya iklimine ve coğrafyasına teslim olduk. Uzun ve yeşil düzlükler, ayçiçeği ve buğday tarlaları ve nihayet Edirne.


Şehre girerken sizi Selimiyeden önce marketler zinciri karşılıyor. Sonra yavaş yavaş tarihi doku, estetik ve mimari şaheserleriyle ve Trakya'nın modern ve temiz insanlarıyla buluşuyorsunuz. Edirne tanıdık gelen, yabancı hissettirmeyen şehirlerden birisi. Dibe dalmak gibi huzur verici. Derin bir nefes alıp dipte kalmak istiyor insan. Çünkü kafanı çıkarttığında o güzel eserlerin çevresinin, burada bile, Anıtlar Kuruluna rağmen nasıl eritildiğini görmek mümkün. En merkezi caddede bile güzelim bir caminin veya evin hemen dibinde hatta kimi zaman duvarına bitişik, onun görüntüsünü veya içinde yaşayanların görüşünü kesen yapılar dikilmiş. Biz herşeye rağmen Edirne'nin güzel yanlarını gördük. Rehberimiz Ayhan Tunca ile Selimiye, Eski Cami, Üç Şerefeli Cami, Ali Paşa Çarşısı, Bedesten, Tıp Müzesi, Kırkpınar, Karağaç ve Pazarkule sınır kapısını ziyaret ettik.
Elbette Meriç'i de gördük, akan bir deniz gibi. Yok olan düğün alaylarını, kayıp gelinleri ve acıklı anadolu söylencelerini hatırlatıyor. Nehirler, denizler gibi değil daha hüzünlü. Meriç kıyısındaki Emirgan Çay Bahçesi de bunun kanıtı olsa gerek. Benzer şekilde Mardin'deki Okyanus Kasabı da hayal gücü ve umudu hissettirmişti bana.


Edirne'nin hayallerine bir de varolup da görünmeyen meşhur H harfini eklemek gerek. Edirne'de hiç otel yok hepsi hotel. Bütün broşür ve tabelalarda yabancı kökenli kelimelerin türkçe yazılışlarıyla karşılaştık ama sadece hotel hotel idi. Çünkü zaten otel okunuyor:) Yani Edirne'ye Hedirne de desek yeri var!


Edirne'de gözümüz kadar midemiz de şenlendi. Meşhur ciğerinden yine ve de yine yedik. Yıllık hakkımızı kullandık! Ali Paşa Çarşısının arka sokağındaki Akgünler hala küçük kalmayı becerebilmiş bir ciğerci. Bazı çok meşhur ciğerciler gruplara hizmet edebilmek için epey büyümüşler. Lezzet aynı ama ilişki kopmuş. Halbuki burada ustayla sohbet ettik bir de üzerine çay ocağından demli üj bej çay içtik bre. Daha ne olsun!
Sonra Ezmecioğlundan badem ezmelerimizi, kavala kurabiyemizi ve deva-i misk aldık. Naneli şeker ve poğaçayı da unutmamak lazım. Edirne'de güzelim börek ve poğaça geleneği de hala sürüyor.

Edirne bu mevsim kısa bir hafta sonu tatili için çok uygun. http://www.efehotel.com/ kaldığımız "hotel" ve de rehberimiz Ayhan Tunca'nın kaynak ve haber sitesi http://www.edirneyore.com/
Fotoğraftaki cevizler de ne demeyin! Bu kadar badem ezmesinin bademleri nereden geliyor bilemedim ama ortalık ceviz ağacından "yıkılıyor".

Hiç yorum yok: